Üveysilik adındaki uyduruk gurubu deşifre

   Bazı internet siteleri aracılığı ile insanları “üveysilik” adı altında, yaşayan bir şeyhe bağlı olmadan ölmüş evliyanın ruhundan istifade ederek zikir çekmesi için birtakım talimatlar veriliyor.

   Bize gelen şikayetler üzerine bu meseleyi tetkik edip insanları ikaz etme ihtiyacı hasıl oldu.

    Sitelerini ve konuşmalarını araştırdığımız kadarıyla bunların

Metodu:

1- Bazı şeyleri uygulayarak ölmüş evliyanın ruhuyla görüşülmesi

2- Ve onların manevi eğitimi(!)

3- Zikir dersleri

4- Zikir çekmek için illa da bir şeyhe ihtiyaç yokmuş

   Neler oluyormuş?

1- Bazı zatlarla rüyada görüşüyorlarmış

2- Zikirden zevk almaya başlıyorlarmış

3- Kurt köpek yılan gibi değişik varlıklar görmeye başlıyorlarmış 

4- Allah’ın rahmeti çok ama çok bol olduğu için cehenneme girmeyeceklerine inanıyorlar.

ŞEYTANIN OYUNCAĞI HALİNE GELMEK

   Bunların ortaya çıkardığı bu yolun batıl bir yol olduğunu maddeler şeklinde sıralayalım:

1- Üveysilik haktır ama üveysilik alınan, gayret gösterilerek elde edilen bir şey değildir. Kişinin manevi olarak kabiliyeti neticesinde vefat eden Allah dostlarının himmetine mazhar olması sebebiyle üveysi olunur. Dolayısıyla ben üveysi olacağım diye yapılacak bir uygulama yoktur.

2- Rüyada bazı zatlarla görüşüleceği ve görüştüklerini söylemektedirler. Ancak gördükleri kişi gerçekten de o mudur bilmemektedirler. Çünkü Şeytan Peygamberimiz hariç herkesin suretine girebilmektedir. Aslında o zatların suretine de Allah dostları olmaları sebebiyle giremez ama onları görmediği için insanlar rüyada kendisi “ben şuyum” diye takdim eden kişiyi öyle zanneder. Bu da şeytanın oyunlarındandır.

3- Üveysi olduklarını iddia ediyorlar ama siteye birinin yazdığı zikirleri çekiyor, sohbet eden bir adamın sözlerini dinliyorlar. Yani o zikirleri, metodu kim oraya yazmışsa aslında ona mürid olmuşlar haberleri yok kendilerini üveysi zannediyorlar. Orada sohbet eden kişiyi de rehber olarak yani mürşid olarak benimsemiş oluyorlar.

   Daha doğrusu bu uyduruk yolu kuranlar kendilerini açıkça şeyh ilan etmiyor ama kendi koydukları zikir derslerini çektiriyor, kendi söylediklerini yaptırıyorlar. Kendilerine yönlendiriyor sohbetlerinin izlenmesi telkininde bulunuyorlar.

   Gerçek üveysilikte ise bu şekilde bir aracı olmaz, zikir dersini bir internet sitesinden almaz.

4- Zikir zevk verir insanı belli bir yere kadar da götürür ancak hakiki bir mürşid olmayınca Şeytana maskara olur insan haberi olmaz. Nasıl mı?

-Bu kişiler işin sadece zikir boyutuna bakıyorlar. Halbuki tarikat/tasavvuf yani Allah’ı zikretme yolu İslam’ı Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde taviz vermeden yaşamakla birlikte Allah’a yakın olmak içindir. Zevk almak için değildir.

-Şeriatı yaşamaya yönlendirecek bir rehber de yoksa zevk aldığı için doğru yolda olduğunu, erdiğini zannederler. Böyle olunca da işlediği şeriatsızlıkları bir suç olarak görmez.

-Bunun bir delili olarak sitelerinde sohbet veren kişi bir kadınla sohbet yapmaktadır. Halbuki böyle bir hal caiz değildir. Şeriat bunu yasaklamıştır.

-Yine açık boyalı kadınlar üveysi olduklarını iddia edip yaşadıklarını anlatmaktalar ama İslam’ın emirlerini yerine getirmemekteler. Bunda da bir zarar görmemekte hatta zikirden aldıkları zevke binaen doğru yolda olduklarını zannetmekteler.

5- Bazı bu uyduruk yola girenlerden müşahede ettiğimiz kadarıyla da Şeytanın onları Allah’ın rahmetiyle kandırdığını anlıyoruz. Zikrin zevkinden ve rüyada bazı zatlarla görüştüğünden bahseden kişi namazını kılmıyordu ve bundan çok da muzdarip değildi. Daha fenası ise Allah’ın rahmetinin çok geniş olup bu rahmeti sebebiyle kendisini cehenneme sokmayacağını iddia ediyordu.

   Bu da yine Şeytana maskara olduklarını gösteren bir şeydi.

6- Zikir insanda nur meydana getirir. Bu nur cin gibi varlıkları çeker. Hakiki bir mürşidin manevi kalkanı altına girmeyince bu varlıkların musallat olması da kaçınılmazdır. Bu sebeple de yılan kurt gibi varlıklar görünüp rahatsızlık vermeye başlar. Aslında bunlar cindir.

   (sitelerinde bu varlıkların nefislerini temsil eden şeyler olduğu gibi bir kandırmaca yorumda bulunmuşlar)

MÜRŞİDE NE GEREK VAR(!)

   Bakın sonradan ortaya çıkan akımlar bize hep aynı mesajı veriyor. Birileri tarikat/tasavvuf şirk diyerek din adına bu müesseseleri baltalamaya çalışırken birileri de Mürşide gerek yok al sana üveysilik diyerek mürşidlerden bu şekilde uzaklaştırma çabası içine giriyor.

   Halbuki yaşayan bir mürşide bağlanmak niçin zorunuza gidiyor? Hedef zikir ise zikir var, rabıta ise o da var. Görmek istiyorsanız hayatta. Sohbetleri, nasihatleri kitaplar dolusu.

  Üveysilik niye?

  Bu bir perde…

   Yukarıda dediğimiz gibi siteye yazılan zikirleri uygulamakla zaten üveysi olunmuyor o zikirleri yazanın müridi olunuyor. Orada sohbet veren kişi şeyh olarak benimsenmiş olunuyor ki amaç da bu zaten. “gelin müridim olun” denmiyor, üveysilik adı altında mürid toplanıyor. Kendini üveysi zannedenler de böyle avunuyor.

http://www.ihvanlar.net

GÜNCELLEME NOTU: Üveysi adındaki gurup bu yazıdan çok rahatsız olmuş ki bizlere hakaret edip saldırıya geçiyorlar. Bu yazı bütün maskelerini düşürmüştür. Allah dostlarına terbiyesizce dil uzatan mahluklar olduklarını bu şekilde müşahede etmiş olduk. “Üveysilik” tamamen bir perde ve gaye çok başka…

Üveysilik Gurubunu Deşifre

   Daha önce uyduruk Üveysilik gurubu hakkında bir yazı yazmıştık.

  Yazı sosyal medyada çokça paylaşılarak binlerce insana ulaştı elhamdülillah.

   Yazı yayınlandıktan sonra özellikle Facebook sayfamıza gelen tepkilere odaklandık. Hiç müdahale etmeden bekledik. Tepki sadedinde onlarca cevap verildi. Bu yorumlardan nasıl bir zihniyete sahip olduklarını çok net bir şekilde tespit ettik.

    Şimdi bu husustaki tespitlerimizi sizinle paylaşmak istiyoruz:

ÜVEYSİLİK HAK, BUNLARINKİ SAFSATA

   Üveysilik haktır. Bir Müslüman manevi kabiliyeti sebebiyle vefat etmiş evliyanın himmetine mazhar olabilir. Himmet eden zat ona bazı telkinler, zikir dersleri verebilir. Kendisine ilham gelebilir. Bu bir nimettir.

   Üveysilik adındaki gurubun sadece ismi Üveysiliktir. Yaptıkları işin Üveysilikle bir alakası yoktur.

   Bir kaç tane internet siteleri mevcuttur. Ve bu sitelerden bir adamın sohbetini 

*Üveysiliği almak için bir takım telkinler verilmiştir. Üveysilik alınmaz.

*Üveysi olan kişi zikirlerini bir internet sitesinden almaz. Bunlar zikirleri yaşayan birisinin yazdığı internet sitesinden alıyorlar. O zikirleri yapıyorlar. Yani çektikleri zikir üveysi olarak verilmiş olmuyor.

*Yine aynı şekilde o sitelerden birisinde yayınlanan sohbet(!)lerini dinleyerek zihinleri yönleniyor. Dolayısıyla kendileri üveysilik yoluyla değil yaşayan biri tarafından yönlendiriliyor.

   Anlayacağınız ne çektikleri zikir ne de bağlandıkları şey üveysi değil. Üveysiyiz diye kendilerini avutuyorlar.

ARAYIN YARDIM EDELİM

   Üveysilik telefon yolu ile de oluyormuş! Ya da bunların üveysilik dediği şey bu olsa gerek. Siteye eklenen telefon numaralarını arıyorsunuz size yardımcı oluyorlar.

   Rüya ile gelmeyen zikri siteden, yardımı telefondan, sohbeti internet alarak üveyslik oynuyorlar.

PROJE OLDUKLARINI AŞİKAR ETTİLER

*İsimlerinin başına Üveys, Üveysi yazıyorlar. “Üveys kemal” gibi. Bu ne demek?

   Düşünsenize! Hiç Nakşibendi bir müridin isminin başına “nakşi ali” “Nakşi halit” diye yazdığını gördünüz mü? Göremezsiniz.

   Peki, bunlar ne için yazıyorlar?

   REKLAM! Buradan maksatlarının reklam olduğu anlaşılıyor. Yani insanları kendilerine çekmek istiyorlar.

*Tasavvuf yolunu kula kulluk olarak görüyorlar.

   Sorsanız rüyada görecekleri evliyayı çok sever ve hürmet ederler. O evliyanın yaşayanlarına hakaret edip onlara bağlanmayı “kula kulluk etmek” olarak niteliyorlar.

*Uyduruk yolu savunmak adına kadim yola saldırı 

   Başlarında cahil bir adamın bulunduğu sonradan ortaya atılmış uyduruk guruplarını savunmak adına silsilesi Resulüllah’a ulaşan,takvada önder olan mürşidlere bağlanmayı “kula kulluk olarak” nitelendiriyorlar. Ve “herke kula kulluktan kurtulacak” diyorlar.

   Bu söylemleri bir yerden hatırlıyor olmalısınız. Tasavvuf düşmanlarının ortak söylemleri değil mi?

SAHTE ŞEYHLİĞİN YENİ VERSİYONU

   Zikir çekmek, salavat okumak, istiğfar etmek her Müslümanın vazifesidir. Ama siz bunu bir yerden talimatla alacaksanız bu yer bir internet sitesi olmamalı. Cahil bir adamın bir bayanla yaptığı muhabbet olmamalı. Bu, sahte şeyhliğin yeni bir versiyonudur.

   Kimse “biz şeyhiz” demiyor ama sizi kendilerine bağlıyorlar.

   “kula kulluk edilmez” diyerek tasavvuf yolunu kötülerken kendilerine kul ediyorlar siz farkına varmadan.

   Bu sebeplerle sonradan ortaya çıkan her uyduruk yol gibi üveysilik adıyla ortaya çıkan bu guruba karşı da sizleri uyarıyoruz.

   Üveysilik bir internet sitesinden alınacak kadar yapmacık bir şey değildir. Kendinizi üveysi diye avutur birlerinin çoktan müridi olmuş olursunuz. Haberiniz bile olmaz.

http://www.ihvanlar.net

Reklamlar

Nebi Resul kavramları – Nebiye itaat yok mudur?

Bismillâhirrahmânirrâhiym

Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki;

“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44)

Önsöz Olarak

Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını başından aldı. Müslüman aydınlarda bir “kimlik krizi” şeklinde ortaya çıkan bu “öykünmeci” yaklaşım/tavır, adına “İslâm Modernizmi” dediğimiz hareketin tetikleyicisi oldu ki, bu hareket tek bir cümleyle “yanlış teşhise yanlış tedavi” olarak özetlenebilir.

Batı’lı oryantalistlerin, İstişrak faaliyetlerinin ve İslamoloji çalışmalarının, İslâm modernistlerinin İslâm ilim ve kültür mirasına yönelttikleri tenkidlere, o tenkidleri belirleme noktasında fikir sağladığını, kaynaklık ettiğini kim inkâr edebilir. Zirâ İslâm modernistlerinin bin dört yüz yıllık Sahih İslâm anlayışına yönelttikleri tüm tenkidlerin hangi birinin altını eşelesek, –istisnasız olarak- karşımıza mutlaka bir yada birkaç oryantalist çıkmaktadır. Bu bakımdan, bir âlimimizin de dediği gibi; “İslâm modernistlerinin bütün marifeti; Batı’nın, sömürgeciliğin keşif kolu olan oryantalistlerin çalışmalarını tercüme ederek ‘uyarlamak’tan ibarettir.”

Sahih İslâm anlayışında, Dinin temel varoluş alanları, belirleyiş alanları itibariyle mümkün olduğunca beşer inisiyatifini ve hata yapma, sapma ihtimali olan aklı sınırlayan, izâfîliği mümkün olduğunca sıfıra doğru indirgeyen bir anlayış var.
Modern İslâm düşüncesi ise tam tersini yapıyor ve diyor ki; “Dinin her sahası, temel alanları, Nasslar, sabiteleri bile insan düşüncesinin, insan aklının, algısının ürünü olarak somuta dökülür, dökülmelidir.”

Modernizm diyor ki; “Kur’ân vahiy midir? Evet. Peki Kur’ân kime hitâb ediyor? İnsana. O halde insanın Kur’ân’dan anladığı şeydir esas olan.”

“Tek bağlayıcı din kaynağı Kur’ân’ın metnidir” sloganıyla gündem tutmaya çalışan ve fakat yeri geldiğinde ne Kur’ân’da ne de İslâm kaynaklarında mevcut olan, geçmişte ortaya koyulmuş “bid’ât ve hurâfe” çöplüğünde bile yer alamayacak türedi söylemleri, “Ben böyle anlıyorum” basitliğiyle ayetlerden çıkardığı yorumları, kendisini izleyen takip eden topluluklara yedirmeye çalışanlar arasında bulunan bazı isimlerin ortaya attığı nevzuhûr bir retorik olan Nebî-Resûl ayrımı’dır yazımın temel konusu. Bu problemli ayrımı, anlayışı ortaya atan isimlerden Abdülaziz Bayındır ve Zeki Bayraktar’ın, ne bir mantıklı tutarlı fikir örgüsü ve dirâyet ihtivâ eden, ne de kat’î, aklî ve naklî delillerle isbatı yapılmış küllî bir bakış açısı teşkil eden, işine yarayacak birkaç ayet grubunun zâhirîne giydirdiği sübjektif yorumlarından başka hiçbir dayanağı olmayan ve bu haliyle delâlet mebhaslerinin tarih içinde ortaya koyduğu görüşlerin fikirlerin kötü bir kopyası mesâbesinde olan, türlü arızalarla ve izahı te’vili mümkün olmayan birçok müşkille mâlul “Nebî & Resûl” anlayışının Kur’ân’a da, Murâd-ı İlâhîye de, Murâd-ı Resûlullâh’a da, Sebîlü’l-Mü’minîn’e, dil ve mantık kurallarına da hatta modernist zevâtın mutlaklaştırmaktan keyif aldığı akla da aykırı oluşunu açık ve net bir şekilde, aklî, naklî delillerle ortaya koymaya çalışacağım inşallah.

Bu, problemli Nebî & Resûl anlayışını ilk ortaya atan Abdülaziz Bayındır olmuştur.

Ben bu yazımda, öncelikle Bayındır’ın konu hakkındaki söylemlerini, iddialarını, görüşlerini ortaya koyduğu -ve kendi web sitesinde de yayınlanan- ilgili yazısına(1) değinip, cevap verip daha sonra Bayraktar’ın konu hakkındaki daha geniş kapsamlı ve detaylı olarak ortaya koyduğu iddialarını ve bu konu etrafında gelişen diğer görüşlerini ele alacağım inşallah.

Asıl konuya giriş yapmadan önce son olarak şunu söylemek isterim;
Bu yazı, söz konusu problemli Nebî & Resûl anlayışını ortaya atan bu zevâtı “ikna etmek” gibi bir amaç taşımıyor. Yol açtıkları büyük mefsedet ve arıza konusunda sessiz kalmanın en az o mefsedet kadar büyük vebal olduğu gerçeği karşısında bir görevi yerine getirme ve bir vebalden kurtulma saikiyle kaleme alınan bu satırlar, basiretini kaybetmemiş insanlar için hakikati gösteren bir işaret levhası olabilirse benim için maksat fazlasıyla hasıl olmuş demektir…
Ayrıca; bahsi geçen zevât Sünneti, Hadisleri, Sahabe’nin, Selef-i Sâlihîn’in ve âlimlerin görüşlerini kabul etmedikleri için, konuyu Kur’ân ayetleri çerçevesinde ele alacağım.

Nebî Ne Demektir ?

Bayındır’ın konu ile ilgili yazısına geçmeden önce Nebî kelimesinin lügâvî ve ıstılâhî anlamlarına değinmekte fayda var;

Nebî kelimesinin türetildiği kök hakkında ulemâ ve lisân âlimleri, iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, sonu hemzesiz ve şeddeli olan “en-nebîyyü” veya “en-nebî”; ikincisi, hemzeli olan “en-nebîü” şeklidir. Buna göre nebî kelimesi sözlükte türediği kök itibariyle iki farklı anlamı ifade etmektedir;

1- Nebî, “büyük fayda sağlayan haber” mânasına gelen “en-nebee” şeklinde hemzeli bir kökten türemiştir.(2) Arapça dil kurallarına göre telaffuzu kolay olsun diye nebî kelimesinin sonundaki “hemze”, “ya” harfine dönüştürülerek “en-nebî” şeklini almıştır.(3) Buna göre nebî, İsm-i fâil mânasında sıfat-ı müşebbehe olan “fe‟il” sigasında bir kelimedir. Anlamı da “haber getiren, tebliğ eden” demektir.(4) Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ, İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, İbn Manzûr ve Murtazâ ez-Zebîdî gibi lügat âlimleri peygamberlerin “nebî” olarak isimlendirilmelerinin “Allah‟tan kullarına haber getirme”lerinden kaynaklandığını ifade ederler.(5) Nebî, hem fâil hem de mef‟ûl mânasında kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle nebî kelimesi, haber anlamı taşıyan n-b-e fiilinden türediği için ism-i mef‟ûl vezninde “haber alan, kendisine haber verilen” anlamını, ism-i fâil vezninde kullanılınca da “haber veren, tebliğ eden” anlamlarını ihtiva eder.(6) Kur’ân’da bu kelimenin her iki şekilde de kullanımı mevcuttur.

2- Nebî kelimesinin aslı büyüklük, yücelik mânalarına gelen “nübüvve, nebve veya en-nebâve” şeklindeki hemzesiz kökten gelmektedir. Çoğulu “Enbiyâ” veya “Nebîyyün”dur.(7) Nebî hemzesiz okunursa “nübüvvet, nebve, nebâve” mastarından “yüksek makam sahibi, yüce, ulu ve şerefli” anlamlarına gelir. Nebî kelimesinin bu kökten türediğini ifade edenler, Nebîlerin yaratıkların en yüce ve şerefli olmaları düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü Nebîler, Allah‟ın yaratıkları arasından seçtiği en şerefli ve en üstün varlıklardır. Buna göre de Nebîler, şerefli ve yüce insan anlamına gelmektedirler. Nebînin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve üstünlük ifade etmektedir. Nübüvvetin temelini oluşturan vahiy ve onun ürünü olan bilgi ve haberler, nitelik açısından diğer bilgilere ve haberlere kıyasla özel bir değere ve üstünlüğe sahiptir.(8) Bu bakımdan Nübüvvet kelimesi peygamberler dışındakilerin üstünlüğünü ifade etmek için kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.) için kullanılan “…Ve onu üstün bir makama yücelttik”(9) âyeti bu anlamı doğrulamaktadır. Ayrıca “nebî” kelimesi, yüksek yer mânasında yüksekte olan kişi için de kullanılır. Bu anlamda “nebî”, insanlardan üstün konumdadır.(10)

Hülâsâ:

Nebî; Nübüvvet sahibi, fayda sağlayan, haber veren, doğruluğunda şüphe olunmayan, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kişi anlamlarına gelmektedir.

Nebî kelimesinin mastarı “nübüet” gelir. İdğam veya ibdâl ile (nübüvvet şeklinde) kullanımı daha yaygındır. Nebî elçi olduğuna göre, nübüvvet de “Allah ile akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret sıkıntılarını gidermek amacıyla kurulan elçilik” mânasına gelmektedir.(11)

Nebî kelimesinin istılâhî anlamında, kullanımında ise genel olarak ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ayrıntılara/detaylara inildiğinde bazı lafzî ihtilâflar görülmektedir.
Ehl-i sünnet mütekellimleri genel olarak Nebî’yi, Allah Teâlâ tarafından bir melek aracılığı ile kendisine vahyedilen veya kalbine ilham olunan yahut da sâdık rüya ile uyarılan kişi(12) şeklinde tarif etmişlerdir.

Ehl-i sünnet i’tikâd mezheplerinden olan Eş’ârîyye’ye göre Nebî, “Allah’ın, herhangi bir kavme veya tüm insanlara gönderdiği ve onu kendisine elçi olarak seçtiği, ona haber vererek insanlara tebliğde bulunmasını istediği kişiye” denir.(13)

Mâtürîdî’lere göre ise; kısa tarifi şöyledir: “Nebî, insanların talebi üzerine Allah katından haber getiren kişidir. Nebîler ya bir meleğin vâsıtasıyla vahye nail olmuşlar veya uykuda sâdık rüyâ halinde bu hal gösterilmiş yahut da kendilerine ilham edilmiş kişilerdir.”(14)
Bu tanımlardan sonuç olarak Nebî kelimesinin 3 farklı anlamı ortaya çıkmaktadır;
Nebî; haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Ve Nebîler bu 3 anlamı/vasfı da hâizdirler; haber/vahiy alandırlar, aldıkları haberi/vahyi bildirendirler ve Allah indinde yüksek makâm sahibidirler (Nübüvvet). Bu 3 ayrı hususiyet birbirini tamamlar özelliktedir.
Bayındır’ın yazısında Nebî tanımı ile ilgili kısma gelince buraya tekrar atıf yapacağım.

Bayındır Ve Bayraktar’ın İddiaları

Bayındır ve Bayraktar’ın konu hakkındaki aslî/temel iddialarını, görüşlerini maddeler halinde sıralayıp daha sonra bu maddelerin her birini irdelemek, yazının daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır diye umuyorum.

Her iki zevâtın da konu hakkındaki –tesbit edebildiğim- ortak iddiaları, görüşleri şöyle;

* Her Nebî Resûl’dür fakat her Resûl Nebî değildir. Nübüvvet, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bitmiştir fakat Risâlet devam etmektedir.

* Tüm Nebîlere Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir.

* Kur’ân’da birçok ayette “Allah’a ve Resûl’e itaat” zikredilmekle birlikte “Nebî’ye itaat” hiç zikredilmemektedir, bu sebeple Nebî’ye itaat yoktur. Zaten Resûl’e itaat te Allah’a itaat olduğu için, Resûl’ün bizâtihi kendisine de itaat yoktur, Kur’ân ayetlerine itaat etmek yeterlidir. Çünkü Resûl demek “elçi” demektir, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler sadece ayetleri/vahyi tebliğ ederken Resûl’dür. Ayetleri tebliğ görevi bitip sustuğu anda artık Resûl değil Nebî’dir.

* Nebîlik/Nübüvvet makamıdır, Resûllük/Risâlet ise sadece görevdir, makam değildir.

* Nebî sadece haber/vahiy alan demektir.

Bu sıraladığım maddelerin/görüşlerin bazılarına bu bölümde, bazılarına da ilerleyen bölümlerde – yeri geldikçe- değineceğim inşallah.

Bayındır Ne diyor?

Gelelim Bayındır’ın ilgili yazısına.
Bayındır (1 no’lu dipnotta verilen linkten ulaşabileceğiniz) söz konusu yazısında önce Nebî’nin tanımını yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın nübüvvet verdiği tüm Nebîlere bir de kitap, hikmet ve şeriat verdiğini söylüyor ve En’âm/83 ayetinde Nebîlerin adlarının sayıldığını söyleyip sonra ayetin devamında yer alan “Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik” (şeklinde meallendirdiği) ayeti zikredip, merfû bir Hadîs-i Şerif’te, sayıları 124bin olarak bildirilen Nebîlerin her birinin En’âm/83’te ismi geçen 18 kadar Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından olduğunu/geldiğini söylüyor. Daha sonra, (kendi deyimiyle) gelenek(!)teki “Allah’tan Peygamberlere 100 (ya da 104) suhûf inmiştir” görüşüne atıfta bulunup, En’âm/89 ayetinin lafzından anladıklarına dayanarak bu görüşün Kur’ân’a aykırı olduğunu, her Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini, indiğini söylüyor.

Yazımın başında da değindiğim “Nebî’nin tanımı” konusunda Bayındır kendi yazısının 1 no’lu dipnotunda, ilgili kaynaklardan aktardığım tanıma yakın bir tanım zikrediyor. Nebî kelimesinin haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi olan anlamlarına geldiğini kendisi de söylüyor lakin bir Nebî’de bulunan bu 3 hususîyetten sadece iki tanesini esas alıp bir tanesini ise kabul etmiyor; “Bizce doğru olan şudur; Nebî haber alan demektir aynı zamanda Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Nebî haber veren demek değildir.” diyor ve bunu söylerken neye dayandığı ise meçhul. Çünkü Nebîlerin bu vasfını kabul ederse kendi retoriği çökecek. Bayındır’ın, Nebî’nin tanımı/vasıfları hakkında işine yarayan anlamlarla istidlâl edip, işini bozan anlamlarını reddetmesi elbette bir alicengizdir ve bu yaklaşımının/tercihinin hiçbir ilmî, aklî ve naklî delili yoktur. Zirâ, gelmiş geçmiş bütün ulemanın Kur’ân’a, Sünnete ve Gramer kurallarına göre ortaya koyduğu ittifaklı tanımları görmezden gelip, reddedip, kendi şahsî “bence”lerinin, “bana göre”lerinin devreye girdiği noktada, ortaya koyulan iddialar “Bayındır’ın mesnedsiz şazz görüşleri” olmaktan ileri gitmez.

Yazısının devamında; yaklaşık 124bin kadar Nebînin her birine kitab, hüküm ve şeriat verildiği iddiasını desteklemek sadedinde Bakarâ/213 ayetini zikrediyor, aslında bu ayetin kendi iddiasını nakzettiğinin pek te farkında olmayarak.
Kendi meallendirmesi ile ayet şöyle;
“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte doğruları gösteren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin. Onda ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah, gerekli gayreti göstereni doğruya yöneltir.” (Bakarâ/213)

Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?

Bayındır’ın buraya kadar zikrettiği ayetlere daha yakında bakalım;

En’âm/89 ayetine göre tüm Nebîlere ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini zikretmeden önce atıf yaptığı merfû hadîs’te geçen 124bin Nebî’nin, bu ayette ismi zikredilen 18 Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından geldiğini söylemişti, yani aynı zaman diliminde birden fazla Nebî’nin yaşadığını söylüyor, evet bu doğrudur ve bunu bildiren başka ayetler de vardır. Bayındır’a göre, aynı topluluğa gönderilmiş birden fazla Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir. Ve yine Bayındır’ın her Nebî’nin aynı zamanda bir Resûl olduğu görüşünü de dikkate aldığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; Bir topluluğa birden fazla gönderilen Nebî/Resûl var ve bunların her birinin ayrı ayrı Kitab’ı, hükmü ve şeriati var.

Şimdi;
   Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birbirinden farklı mıdır, aynı mıdır?
   Eğer farklı ise, bu topluluk bu farklı Kitab ve Şeriatlerden hangisine uyacak ? Bu abesle iştigal bir durum değil midir? Allah Teâlâ, belli bir topluluğa –az ya da çok- birbirinden farklı Kitab ve Şeriat gönderir mi?
   Eğer Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birebir aynı ise, birbirinin aynısı olan birden fazla Kitab ve    Şeriatin her Nebî’ye ayrı ayrı inmesinin hikmeti ne ola ki? Eğer –az ya da çok- hiçbir fark yok ise, bu abesle iştigal değil midir?

Ya da; Aynı topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat tıpatıp aynı ise, Meselâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab, Hüküm ve Şeriat aynıyla Mûsâ (a.s.)’ın yanındaki ya da ondan sonra gelen Nebîler için de geçerli ve bağlayıcı ise, bu diğer Nebîlere aslında bir Kitab, Hüküm ve Şeriat inmediğinin, Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab’ı, Hükmü ve Şeriati tebliğ ettiklerinin açık bir delili, göstergesi değil midir? Mâide/44 ayetinde bahsedilen husus nedir?

   Aslında -bir Osmanlı deyimi olarak- “lafın tamamı zor anlayana söylenir”, lâkin sözümüz/merâmımız iyice anlaşılsın için bu hususu bu kadar uzatmış olsak ta, yazımızın en başında zikrettiğimiz ve bu yazının serlevhâsı niteliğindeki “Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44) ayeti bile tek başına merâmımızı kısa ve net olarak anlatmakta ve Bayındır’ın ve Bayraktar’ın “Her nebî’ye kitap inmiştir” şeklindeki –bir bakıma Gayr-ı metlûv vahyi inkâr edebilmeye zemin teşkil eden- bu iddiasını açıkça çürütmektedir. Apaçık ve anlaşılır olan Kur’ân’ın bu ayetinde, açık ve net bir şekilde Mûsâ a.s.’dan sonra (İsa a.s.’ın gönderilişine kadar) gelen tüm Nebîlerin Tevrat ile Yahudilere hükmettiği anlaşılmaktadır.

Mâide/44 ayeti, tüm Nebîlere müstakil bir Kitab ve şeriat verildiği iddiasının bâtıllığını apaçık ortaya koyduğu gibi, Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bir başka ve temel iddiası olan “Nebîlere itaat yoktur, çünkü Nebîler vahyi tebliğ etmezler, vahiy ile hüküm vermezler” iddiasını “Nebîler Yahudilere Tevrat ile hükmederdi” lafzıyla, açık ve net bir şekilde çürütmektedir.

Yine Bayındır’ın –kendi meallendirdiği- Bakarâ/213 ayetinde gözden kaçırdığı (ya da görmezden geldiği) “Onda ayrılığa düşenler, kendilerine Kitab verilenlerden başkası olmadı” cümlesinde bildirilen “ayrılığa düşenler” kimlerdir? Ayetin devamında bildirilen “Nebîler” mi yoksa kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk mu? Bu ayette kasdedilen “Ayrılığa düşenler” Nebîler ise, Bayındır dolaylı olarak bu Nebîlerin kitab konusunda ayrılığa düştüğünü, dalâlete düştüğünü söylemiş oluyor (haşâ).
Eğer “Kitab’ta ayrılığa düşenler” cümlesinde kasdedilen, kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk ise, o halde Kur’ân’da birçok yerde geçen “Kendilerine Kitab verilenler” cümlesinden “Her Nebî’ye Kitab verilmiştir.” anlamı/yorumu çıkarılamaz. “Kendilerine Kitab verilenler” sözünün, Nebîler ve Resûller bağlamında hususî bir anlam taşımadığı, çünkü ayette “Ayrılığa düşenler” olarak tanımlanan Yahudilerin de her birine ayrı ayrı Kitab verilmediği, bu ayetten maksadın “hususî kitab inmesi” değil, “bağlayıcılık” olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tıpkı Müslümanlara Kur’ân’ın verilmiş, inmiş olması gibi, zirâ “Hz. Peygamber ile beraber tüm insanlığa Kitâb verilmiştir, inmiştir.” cümlesinden her bir insana ayrı ayrı hususî bir kitab indiği görüşünü çıkarmanın abesle iştigâl olacağı gibi.

   Bayındır’ın yazısındaki tek müşkîl bunlar değil elbette. Bayındır’ın eşsiz bir “şehvetü’z-zühûr” ile, Kur’ân’ın üslûb, gramer, i’câz, belâğat gibi hususiyetlerine dikkat etmeden, Kur’ân ilimlerinin hiçbirini dikkate almadan ve hatta Kur’ân bütünlüğünü de gözardı ederek ayetler üzerinde keyfe keder imâl-i fikr etmeye, ayetlere anlam sipariş etmeye, yorum giydirmeye kalkışmasının kaçınılmaz sonucu olan birçok müşkîl’e örnek teşkil eden diğer söylemlerine değinmeye devam edelim;

Resûllük , Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?

Bayındır yazısının devamında; Allah Teâlâ’nın, nübüvvet makamına ulaştırdığı kişiler dışında başka hiçkimse için “Nebî” kelimesini kullanmadığını, buna rağmen “Resûl” kelimesini vahiy alan Nebîler ve Risâlet verdiği insanlar dışında, başka insanlar için de kullandığını söylüyor ve buna dayanarak -muhtemelen Bahâî’lerden ya da Resûl olduğunu iddia eden Reşad Halîfe namzât şahıstan aşırdığını düşündüğüm- “Her Resûl’ün Nebî olmadığı, Risâlet’in devam ettiği, Kur’ân ayetlerini olduğu gibi insanlara okuyan herkesin Allah Resûlü sayılması gerektiği” görüşünü ortaya atıyor. Evet; Allah Teâlâ Kur’ân’da, Risâlet ve Nübüvvet vermediği normal sıradan insanlar için de yer yer “Resûl” kelimesiyle hitab etmiştir, bu doğrudur. Yanlış olan; Bayındır’ın bu doğru tesbitlere yüklediği hatalı, problemli anlamları, “Resûllük kıyamete kadar devam edecektir” şeklindeki arızalı görüşüne refere etmeye çalışmasıdır. Belli ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılması, Murâd-ı İlâhî’nin doğru tesbit edilmesi konusunda en önemli etkenlerden birisi olan ve Kur’ân İlimlerinde “el-Vücûh v’en-Nezâir” olarak bilinen ıstılâh ilminden Bayındır’ın haberi yok. Arapça’da, Türkçe’de ve birçok dilde olduğu gibi Kur’ân’da da eşsesli ve eşanlamlı kelimeler vardır, müşterek lafızlar vardır. Arapçada ve özellikle Kur’ân’da birçok anlamda kullanılan aynı lafızlı/müşterek fakat çok anlamlı lafızlara, yani farklı anlamlarda kullanılan fakat lafzı aynı olan kelimelere “Vücûh” denilir. Lafzı farklı fakat anlamı/murâdı aynı olan kelimelere ise “Nezâir” denilir. “Salât” kelimesinin Kuran’da beş vakit namaz (Bakara, 2/3), ikindi namazı (Maide, 5/106), Cuma namazı (Cuma, 62/9), cenaze namazı (Tevbe, 9/84), dua (Tevbe, 9/103), din (Hûd, 11/87), kıraat (İsra, 17/110), rahmet ve istiğfar (Ahzab, 33/56), namaz kılınacak yer (Hac, 22/40) anlamlarında kullanılması “vücuh”a bir örnektir. Sakar, nar, hutame, cahim, haviye, sair kelimelerinin ise cehennemi ifade etmek için kullanılması ise “nezâir”e bir örnektir. “Resûl” kelimesi de kullanıldığı cümleye, bağlama, zamîr’e göre değişen “vücûh” bir kelimedir. Kendisine Nübüvvet ve Risâlet verilen Peygamberlerden bahsedilen ayetlerde farklı anlamda, Mısır Kralının Yusuf a.s.’a gönderdiği habercilerden veya Belkıs’ın Süleyman a.s.’a gönderdiği habercilerden bahseden ayetlerde ise farklı anlamda kullanılmıştır. Bayındır ise bu açık ve basit farkı ya anlamayarak ya da görmezden gelerek, kendisine risâlet makâmından pay devşirmek maksadıyla ayetleri çarpıtmaktadır. Fakat Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) ve Resûllük iddia eden her şahsın Risâlet’ten pay devşirme girişimlerine karşı Allah Teâlâ “Biz senden önce gönderdiğimiz her Resûle, Allah’tan başka ilah yoktur, sadece bana ibadet edin, diye vahyettik” (Enbiyâ/25) buyurarak, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce gönderilen tüm Resûllere vahyettiğini, yani Risâlet’in ancak ve ancak Allah’ın vahyetmesi ile mümkün olduğunu apaçık ve anlaşılır şekilde bildirmiştir. Bu ayet Resûllerin Nebîler arasında seçildiğinin de bir delilidir.

Bayındır’ın (ve diğer ismi geçen zevâtın) tutulduğu bu “hızlan” durumu, belki de kendisine(kendilerine) bile itiraf edemediği; “Dinde Peygamber konumuna sahip olma” egosunun baskısıyla ortaya çıkan bir “farklılık fetişizmi” değilse, başka ne ola ki? Cehâlet mi ?

İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?

Bayındır yazısında, bu meselenin devamında şöyle diyor;

   “Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür.” diyerek “Bu kitapta İsmail’i de an, o verdiği sözde durmuştu; nebî olan resul idi.” (Meryem/54) ayetini örnek gösteriyor.

Yeri gelmişken, Ulemâ’nın bu ayrımını kabul etmek istemeyenlerin sıklıkla dillendirdikleri İsmail a.s.’a müstakil bir Kitap ve Şeriât verilmedi ise neden Resûl olarak zikredildiği meselesini de aydınlatayım;

Ehl-i Sünnet Ulemâ’nın “kendisine müstakil bir kitap indirilen ve ayrı/müstakil bir şeriatı olana Resûl, kendisine müstakil bir kitab ve şeriat verilmeyip bir Resûlün kitabı ve şeriatı ile amel edene de Nebî denir.” şeklindeki tasnifine uymayan, Meryem/54 ayeti dışında hiçbir ayet yoktur. Bu ayette zikredilen husus ise, İsmail a.s.’ın Hicâz yarımadasındaki “cürhümîler”(15) denilen kavme, bu kavim için yeni bir şeriat olan İbrahim a.s.’ın şeriatini getirmiştir. Dolayısıyla o kavim bakımından İsmail a.s. bir Resûldür. Fakat Cürhümîlerin ilk kez muhatap olduğu bu Kitab ve Şeriat, İbrâhim a.s.’a gelen/inen Kitab ve Şeriattir.

Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?

Bayındır yazısının devamında; “Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz.” diyor ve bu iddiasını delillendirmek için örnek olarak Bedir esirleri ile ilgili olan Enfâl/67-68 (16) ayetini ve “Ey Nebî! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.” (Tahrim/1) ayetini zikrediyor.

Bayındır, kıymeti kendinden menkûl bu acâib tesbitlerinde “Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler” cümlesiyle aslında dolaylı olarak şunu ifade etmeye çalışıyor; “Hz. Peygamber(s.a.v.) Resûl vasfıyla ayetleri tebliğ ederken hiçbir şekilde hata yapmamış çünkü korunmuştur. Lâkin o ayetlerden hüküm çıkarırken ve uygularken hata yapmış olabilir ve bu hatalı hükümleri ve uygulamaları günümüze kadar ulaşmış olabilir.”

Çünkü Bayındır, örnek verdiği bu iki ayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’den “Nebî” hitâbıyla bahsedilmek suretiyle uyarıldığı veya düzeltildiği hakikatinin, aslında Nebî’nin de –hatadan önce veya sonra- bir şekilde hata yapmaktan korunduğu anlamına geldiğini idrâk edebilecek basîrete sahip olmadığını, bu acâib tesbitiyle ortaya koyuyor.

Bayındır’ın iddiasının aksine, Nebî ile Resûl arasında vazife bakımından ve dolaylı olarak kendilerine itaat bakımından bir fark olmadığını ortaya koyan “İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeci ve uyarıcı olarak Nebîler gönderdi.” (Bakarâ/213) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’e hitâben “Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”(Ahzâb/45) ayeti ve yine “Müjdeci ve uyarıcı olarak Resûller gönderdik.” (Nîsâ/165) ayeti, Kur’ân’ın bütünlüğü açısında değerlendirildiğinde, ayetler arasındaki açık ve net münasebet te göz önüne alındığında, bu ayetler Resûl’e itaat ile Nebî’ye itaat’in birbirinden farkı olmadığını ortaya koymaktadır.

Ayrıca yine; “Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî…” şeklinde başlayıp devam eden Â’raf sûresinin 157. Ve 158. ayetlerinde Resûl ve Nebî kelimelerinin arada atıf harfi bulunmadan bir arada zikredilmeleri yani müterâdif kullanılmaları, itaat ve bağlayıcılık açısından aralarında bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ; “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir”(17) diyerek Allah’a ve Resûlüne isyanı nehyettikten sonra “Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Nebî’ye yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın Resûlünün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”(18) buyurarak Nebî’nin sözünü dinlememenin cezasının ne kadar ağır olduğunu haber vermiştir. Nitekim nasıl Resûl’e imanla mükellef isek, Nebîye iman etmekle de mükellefiz.

Bakarâ/177 ayetinde geçen “…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)” lafzından bildirilen Nebîlere İman, onların varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekten ziyâde Nebîlere inanmayı yani itaati vurgulayan bir uyarıdır. Resûle veya nebîye iman, onların Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında onlara güvenmeyi ve teslim olmayı gerektirir.

Bir tarafta “Uyarıcı olarak sizlere Nebîler gönderdik”, “Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik” buyuran Allah Teâlâ (c.c.) var, diğer tarafta ise “Uyarıcı olarak gönderilmiş olan Nebîlere itaat yoktur” diyerek Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, şeriati uygulamak ve insanları uyarmak ile vazifeli olan Nebîlere isyanı câiz gören arızalarla mâlul bir anlayış ortaya koyan Bayındır (ve Bayraktar) var. İnsan aklının korunmuş ve mâsum olmadığının, tek başına ölçü alındığında her daim doğru kararlar veremeyeceğinin en güzel örneği olsa gerek Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bu ahvâli…

Tahrîm/1 ayeti ile ilgili hususa da değinmek gerekirse;
Bayındır’ın Tahrim/1 ayetinden anladıklarına yaslanarak iddia ettiği gibi; Hz. Peygamber (s.a.v.) Nebî olarak Allah’ın helâl kıldığı birşeyi haram mı kılmıştır (hâşâ) ?

Allah Teâlâ (c.c.)’nın helal kıldığı herhangi birşeyi haram kılanın (ya da haram kıldığı birşeyi helal kılanın) kâfir olacağı, dinden çıkacağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nebî olarak böyle bir hata yapmış olabileceğini (hâşâ) imâ bile etmenin nasıl bir cinâyet olduğu hakikatini gözden kaçıran Bayındır’ın, bu iddiasıyla ya da imâsıyla büyük bir cehâlet örneği ortaya koyuyor oluşunu bir kenara bırakırsak, bu ayetteki durumun Din ile, Şeriat ile, hüküm koyma ile bir alakası yoktur. Bu ayette kasdedilen, vurgulanmak istenen husus; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in helal olduğuna i’tikâd ederek bal yemekten kendi adına imtina etmesinden ibarettir.

Bebek iken Mûsa (a.s.)’a sütanaların sütünün haram kılınması gibi “bir şeyi elde etmekten imtina etmeyi” ifade etmektedir. Şer’î bir haram kılma olmadığı gibi zelleden kaynaklanan bir kınama ve nehyetme değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), helali haram kılmaya i’tikâd etmediği gibi, ümmete de helal olan bir şeyi haram kılmamıştır. Birilerini memnun etmek için helal olan bir şeyden imtina etmek normalde bizim hakkımızda kınanmayacak bir durum iken, Peygamber misyonu taşıyan Nebîde Ğayri metluv bir vahiy zannedilme ihtimalinden dolayı uyarılarak Kur’ân’da özellikle zikredilmiştir. Ayrıca yanlış anlaşılma ihtimali olan bize nazaran küçük meselelerde bile Nebînin uyarılması, Nebînin de korunduğuna işarettir. Risâlet yönüyle hata yapmadan önce korunmak söz konusu iken, nübüvvet yönüyle hata yaptıktan veya unuttuktan sonra düzeltilerek korunmak söz konusudur. Bu nedenle Üsve-i Hasene özelliği muhafaza edilmiştir. Bu ayette vurgulanan bu önemli husus es geçilerek, “Bakın bu ayette Nebî helâl olan birşeyi haram kılmıştır ve bu hatasından dolayı uyarılmıştır. O halde Nebîlerin helâl-haram koyma yetkisi yoktur, Nebîlere itaat te yoktur.” gibi Nebîye de “helâli haram kılma” nisbet edilmek suretiyle Peygamberimize (s.a.v.) dolaylı yoldan küfür isnâd etmek, böyle arızalı bir yorum/anlam çıkarmak en hafif tabiriyle ahireti hebâ edecek bir akıl tutulmasıdır.

Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?

Bayındır yine, bu iddiasına meşruiyet devşirmek için “Vahiy almadığı halde, sadece Nebî’ye inmiş ayetleri tebliğ eden Resûller de vardır. Bu önemli bir husustur” diyerek, “Nuh’un halkı resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancılıkla suçlamıştı”. şeklinde meallendirdiği (Şuarâ/105) ayeti ve “Ad halkı da resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancı yerine koydu”. şeklinde meallendirdiği (Şuarâ/123) ayeti zikredip, bu ayetlerden çıkardığı manaya şöyle bir yorum getiriyor; “Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resûller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir.”

Bayındır, bu ayetlerden bu anlamı çıkarmayı nasıl başardı merak ediyorum açıkçası. Ayetlerde geçen “mürselîn” kelimesini “Resûlleri” yerine “Resûllerini” şeklinde meallendirerek ayetlere anlam sipariş etmesi apaçık bir alicengizdir. Bu ayetlerde geçen “el-Mürselîn” kelimesinde mecâz-ı Mürsel olduğu apaçık bellidir. Zirâ cins nev’inden “el-Mürselîn” kelimesi kullanılarak Nuh a.s. kasdedilmiştir. Yani yalanladıkları kişi Nuh a.s.’dır fakat inkâr ettikleri Nübüvvet ve Risâlet makâmıdır. Çünkü birçok müfessir, bu ayet ile ilgili bazı rivâyetlere göre Nuh a.s.’ın kavminin zındıklardan ya da brahmanlardan olduklarını zikretmiştir. Bu kelimenin kullanılmasının sebeb-i hikmeti Nuh a.s.’a tâzim olması ve bir peygamberi yalanlayan kimsenin bütün peygamberleri yalanlamış olduğunu bildiren Fatır/4 ayetine ve Âl-i İmrân/184 ayetine atıfta bulunmak içindir. Nuh a.s.’ın kavmi hem Nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra Resûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nuh (a.s)’ı yalanladılar. Nitekim bu ayetlerde kasdedilenin bu anlam olduğuna dair bütün müfessirler ittifâk halindedirler.

Şuarâ sûresinin devam eden ayetlerinden 117. Ayette Nuh a.s. “Rabbim, kavmim beni yalanladı” dediği bildirilmektedir. Eğer Bayındır’ın kasdettiği anlam doğru olsaydı 117. Ayette Nuh a.s.’ın “Rabbim, kavmim kendisine gönderilen resûlleri yalanladı” demesi gerekirdi.

Bayındır, Kur’ân’da çoğul eki gördüğü her kelimede birden fazla kişi kasdedildiğini düşünüp “Nuh’un halkı resulleri yalanladı” ayetinde “resulleri” kelimesi geçiyor diye “ o halde Nuh (a.s.)’ın kavmine Nuh (a.s.) dışında başka resuller de gönderilmiş olmalı” mantığını yürütebiliyorsa; “Size şunlarla evlenmek haram kılındı; analarınız, kızlarınız, halalarınız…” lafzıyla devam eden Nisâ/23 ayetinde geçen “ummehâtukum/analarınız” kelimesinde kişinin birden fazla annesi olabileceğinin kasdedildiğini ya da mü’minlerin bazı vafıslarından bahseden Ra’d/21 ve Nahl/50 ayetinde “yahşevne rabbehum/rablerinden korkarlar” kelimesinde çoğul eki kullanıldığına göre birden fazla rab kasdedildiğini (hâşâ) düşünüyor olabilir Allahu âlem…

Tüm ayetleri lafızları üzerinden anlama hastalığına tutulmuş ve her kelimeyi lügat anlamı üzerinde değerlendirerek sürekli “Resûl, sözlük anlamı ile elçi yani mesaj/vahiy ileten demektir, Resûle itaat te o’nun getirdiği mesaja/vahye itaattir” diyerek, bu anlam üzerine elinden geldiğince abanarak Allah Resûlü’nü aradan çıkarmaya azm-u cezmû kasd eylemiş olan Bayındır (ve Bayraktar) “Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”.(Ahzab/40) ayetine göre Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra nebî gelmeyecektir ama Resûl gelecektir, gelmek zorundadır” diyor.

Kur’ân’da geçen her ayeti lafız üzerinden anlamayı ve Kur’ân’da geçen her kelimeyi de lügat anlamı üzerinden değerlendirmeyi bir metod edinen bu zevâta soralım o vakit;

Hindistan’da ortaya çıkan meşhur “Kadıyânîlik” akımının kurucusu olarak bilinen Mirza Gulam Ahmed Kadıyânî, 1902 yılında vahiy aldığını ilan edip bir Nebî ve Resûl olduğunu iddia etmiştir (bu konudaki itirazlara karşı da 1902 yılında “Tuhfetü’n-nedve” ve 1907 yılında “Hakîkatü’l-vahy” adıyla iki eser telif etmiştir).

Gulam Ahmed ve Kadıyânîler, Türkçe olarak neşredilmiş bir meallerinde Ahzâb/40 ayetinde geçen “Hâteme’n-Nebiyyîn” kelimesini ise –tıpkı Bayındır’ın ve Bayraktar’ın lafızları anlama/yorumlama ameliyesine paralel bir benzerlikle- lügat anlamı üzerinden meallendirerek yorumlamışlar ve ayeti şöyle meallendirmişlerdir;

“Muhammed, sizler gibi erkeklerin hiçbirinin babası değildir. Ancak o, Allahın Resûlüdür, hatta daha da üstündür. Yani o, Peygamberlerin mührüdür. Allah herşeyi çok iyi bilendir.”(Ahzâb/40)

Kadıyânîler, meallerinde bu ayete şöyle bir not düşmüşler;

“Bazı ulemâ ‘hâtemen nebiyyîn’ kelimelerini ‘Peygamberlerin sonuncusu’ olarak tercüme ederler. Aslında ‘hâtem’ kelimesi Arapçada ‘mühür’ anlamına gelmektedir. Mühür ise ancak tasdik etmek, onaylamak için kullanılır. Yani Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in mührü yani tasdiki olmadan hiçkimse peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Bu ayetteki ‘hâtemen nebiyyîn’ sözü bu anlama gelmektedir. Bir diğer anlamına göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ Peygamberlerin en üstünü ve en iyisi demektir. ‘hâtem’ kelimesinin bir diğer anlamı da bir süs eşyası olan ‘yüzük’tür. Bu anlama göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ sözü ‘Bütün Peygamberlerin süsü’ ya da ‘Bütün peygamberlere süs veren’ demektir.” (19)

Şimdi;

Eğer Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) kendilerine aslî bir metod edindikleri “Kur’ân’daki kelimeleri, lafız ve lügat manası üzerinden anlama” ameliyesi ile ortaya koydukları bâtıl ve mesnedsiz bir te’vil olan “Ayette Nebîlerin sonuncusu diyor, Resûllerin sonuncusu demiyor, o halde Kur’ân’ı tebliğ eden herkes bir Resûldür. Ben de bir Resûlüm” iddiasına göre, Kadiyânîlerin bu yorumunu değerlendirirsek, Bayındır’a (ve Bayraktar’a) göre bu lügâvî te’vil/yorum da tamamen doğru olmak zorundadır.
Şimdi Bayındır’a (ve Bayraktar’a) soralım; Kadıyânîlerin lügat üzerinden bakıldığında –doğru şekilde- ortaya koydukları “Nübüvvet devam etmektedir” şeklindeki bu yorumu/te’vili sadece Kur’ân’a dayanarak kat’î bir şekilde çürütebilir misiniz? “Çürütebiliriz” derseniz, buyrun meydan sizin…

Ezcümle;

“Nebî’ye itaat yoktur. Res’ûl’e itaat te O’nun tebliğ ettiği ayetlere itaattir. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerine itaat’tir. Resûl’ün bizâtihi kendisine, açıklamalarına, beyânına, örnekliğine, tefsirine, Sünnete itaat yoktur” diyerek, Peygamberi (s.a.v.), Sünneti, Sahabeyi, Ulemayı, Usûl ilimlerini tamamen devre dışı bırakıp Dini sadece Kur’ân’ın salt metnine indirgeyerek, daha sonra da o metni şahsî, sübjektif, indî, metodsuz, usulsüz bir okuma/anlama faaliyetine tâbî tuttuğunuzda, Allah’ın Kur’ân’da ne demek istediği yani murâdullah doğru bir şekilde tesbit edilemez. Ve tabii ki böyle bir ameliyenin sonucunda, Yahudilerin ve hıristiyanların kutsal kitapları ellerinde iken o kutsal kitapları şahsî yorum ve te’villerle tahrif ederek sapıtmaları tecrübesinin tekerrürü kaçınılmaz olacaktır.

Bunca sene delalet mebhasleri ile haşır-neşir olmuş olması gereken birisi, böyle “küllî” bir meseleyi hiçbir usûl zeminine oturtmadan, kat’i aklî ve naklî delillere dayandırmadan, bilhassa ilgili naklî delillerin tamamını bahse konu etmeden sadece bir-iki kelimenin zahir anlamı üzerine bina etmekte hiçbir sakınca görmüyorsa hem ortaya koyduğu bu arızalı nübüvvet ve risâlet anlayışı hem de bu arızalı anlayışın semeresi olarak Efendimiz (s.a.v.)’e itaatin, ittibânın ve iman etmenin herhangi bir pratik neticesi ve mantıklı bir anlamı olmaması sebebiyle bu arızanın bir sonraki durağının arızalı bir “ilâh tasavvuru” olması sonucu, hem kendisi için hem de takipçileri bakımından son derece ciddî sıkıntıların ortaya çıkması tabiî bir durum olacaktır.

Şükrü Yaşar


Dipnotlar

1-http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html

2- Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi‟l-Kur‟ân, s. 503; Muhammed b. Manzûr, Lisânü‟l-„Arab, I, 161.

3- İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh: Tâcü‟l-luga ve Sıhâhu‟l-„Arabiyye, VI, 2500; Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâcü‟l-„Arûs min Cevâhiri‟l-Kâmûs, I, 122–123.

4- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 503, 504; Cevherî, a.g.e., VI, 2500.

5- Cevherî, a.g.e., VI, 2500; İbn Manzûr, a.g.e., I, 161-162; Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, el-Keşşâfü ıstılâhâti‟l-fünûn, IV, 165; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.

6- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâfık fî „ilmi‟l-Kelâm, 337; Zebîdî, a.g.e., I, 122.

7- Cevherî, a.g.e., I, 74; Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., 503 vd.; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162-163.

8- Bağdâdî, Usûlü‟d-dîn, s. 153-154; Adudüddin el-Îcî, a.g.e., s. 337; Teftâzânî, Şerhu‟l-Makâsıd, V, 5; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.

9- Meryem 19/17.

10- Ebû Bekr b. Muhammed İbn Fûrek, Mücerredü Makâlâti‟ş-Şeyh Ebi‟l-Hasan el-Eş‟arî, s. 174; Seyfeddin el-Âmidî, Ebkârü‟l-efkâr fî usûli‟d-dîn, IV, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162 vd.

11- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Zebîdî, a.g.e., I, 122 vd.

12- Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 328.

13- Âmidî, a.g.e., IV, 13; Teftâzânî, a.g.e., V, 5; Tehânevî, a.g.e., IV, 165.

14- Mâtürîdî, Te‟vîlâtü Ehli‟s-sünne, II, 295; III, 269.

15- Cürhümîler için bknz; http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138

16- Enfâl / 67, 68; “Savaş alanında düşmanı etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını (hemen elde edeceğinizi) istiyorsunuz. Allah ise Ahireti (sonrasını) istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün Allah’ın yardımıyla sevineceğinizi) Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı”.

17- Hucûrat / 1.

18- Hucûrat / 2.

19- Kadiyânîlerin Ahzâb/40 ayeti hakkındaki yorumları/te’villeri, Ebubekir Sifil Hoca’nın ilgili bir konuşmasından iktibastır.

ŞÜKRÜ YAŞAR – MÜSELLEM.NET

www. musellem.net/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1

www. musellem.net/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-2

Akit Tv'nin Caner Taslaman Hatası

   Akit Tv, Caner Taslaman’ı ekrana çıkartarak yayın hayatındaki büyük hatalardan birine daha imza attı.

   Ateizmle mücadele ediyormuş gibi görünen Caner Taslaman’ı “ateizm” konulu programa çıkartan Akit Tv, bilmiyor ki ateizm gibi dinsiz ideolojilerin artmasındaki sebep Caner Taslaman zihniyetinin “İslam’a” olan yaklaşım tarzı.

   Temel İslami ilimlerden yoksun bir şekilde İslami değerleri, Kur’an’ı ve hadisleri sorgulayan, bunun neticesinde ilim sahiplerinden uzak, tars neticelere varıp bunu mutlak hakikat zanneden Caner Taslaman ve benzeri kişilerin propagandası arttığı ölçüde ateizm ve deizm gibi akımlar çoğalmıştır.

   İşte son yıllardaki artış da bunun en somut kanıtıdır.

   Çünkü onların kabul etmediği “Resulüllah’tan, sahabe ve alimlerden gelen İslam” yüzyıllardır var ve yaşanıyor. Yani kendilerinin çürük iddiaları sonradan ortaya atılmış şeyler. Dolayısıyla ateizmin zemin bulması Caner Taslaman ve ekibinin ortaya çıkışıyla orantılı oluyor.

   Bu kişinin nasıl bir zihniyete sahip olduğunu da biliyorlardı. Çünkü daha önce eleştirmişlerdi:

 AKİT TV…

   Erdoğan yanlısı gözüküp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “sünneti tartışmaya açıyorlar” diyerek eleştirdiği hadis/sünnet düşmanını ekrana çıkartarak neyi amaçladığını bilmiyoruz ama İslama küfreden doğu Perinçek’i de çıkartıp Esad’ı savundurmuştu.

http://www.ihvanlar.net

Vehhabiliğin kurucusu Abdülvvehab’ın oğulları

   Mescid-i Haram’da ilim talebesi yetiştiren allame Müftü Ahmed İbni Zeyn Ed-Dehlan, “Vehhabi Fırkasına Reddiye”ler adlı eserinde İngilizler tarafından kurdurulan Vehhabiliğin kurucusu M. Abdülvehhab ve soyu ile ilgili ilginç bilgiler veriyor. İşte o ilginç bölüm:

   Muhammed ibni Abdilvehhab’ın 92 sene uzun bir zaman yaşadığını yazmıştık ki bu da onun fesadının yayılmasına sebep olmuştur. Hicri 1206 senesinde de ölmüştür. Hatta bazı tarihçiler 1206 senesinde “habisin (murdarın) ölümü” diye kaydederler.

   Muhammed ibni Abdilvehhab kendisinden sonra davasını savunacak Abdüllah, Hasan, Hüseyin ve Ali adlarında dört erkek çocuk bıraktı. Bunlar “Âlü’ş-Şeyh (şeyhin çocukları)” diye tanınırdı.

   (Bugün de Suud hükümetinin diyanet reisleri bu aileden gelmektedir. Ne acayiptir ki bunların ekseriyeti kördür.)

   Oğullarının en büyüğü olan Abdullah, babasının yerine geçerek aynı davaya çok hizmet etti. O da Süleyman ve Abdurrahman adlarında iki oğlunu yetiştirdi. Süleyman babasından daha çok davasına sahip ve müteassıptı. Hicri 1233 senesinde İbrahim Paşa, Süleyman’ı öldürdü. Abdurrahman’ı da tutuklayarak Mısır’a yolladı. Bir müddet orada yaşadıktan sonra orada öldü.

   Abdülvehhab’ın ikinci oğlu Hasan’dan sonra Abdurrahman yerine geçerek Vehhabilerin Mekke’ye hakim oldukları bazı senelerde Mekke kadılığı yaptı. Yüz seneye yakın yaşadıktan sonra öldü. O da oğlu Abdüllatif’i bıraktı.

   Abdülvehhab’ın üçüncü oğlu Hüseyin ise kendisinden sonra en çok evlat bırakan kişi olmuştur. Bu güne kadar nesli Deriyye vilayetinde mevcuttur. Şeyhin çocukları diye tanınırlar.

DAVAYI SÜRDÜRECEK BİR EVLAT YETİŞTİRMEK
   Abdülvehhab ve oğulları elbette ki batıl görüşlerini kendi gayretleri ile yaymadılar. İngilizlerin gücünü kullanarak Müslümanların arasına kıyamete kadar sürecek bir fitne attılar.

   Ancak şunu da vurgulamak gerekir. Abdülvehhab ve oğulları kendi batıl davalarını yürütebilecek, savunabilecek birer evlat yetiştirmişlerdir. Yukarıda geçtiği gibi bazen oğul babasından bile daha mutaassıp olabilmiştir.

   Bizlere düşen de hak davamızda neslimizi yetiştirmemiz, ilim ile donatmamız ve Ehli sünnet yoluna birer nefer haline getirmemizdir. Öyle olmalı ki, çocuklarımızın gayreti bizi 10 misline katlasın. Bu, İslam’ın geleceğini düşünen her Müslümanın vazifesidir.

   Rabbimiz, İslam’ı öyle yada böyle muzaffer kılacaktır… Bunu bizim neslimizin eli ile yapması ne büyük şeref olacaktır…

 www.ihvanlar.net

Allah'tan Başkasından Yardım İstemek Şirk midir?

  İnsanlar Kur’an okuyor ama Kur’an ne demek istiyor bilmiyor, Kur’an bütünlüğünden habersiz, tefsir bilgisi olmadığı için kendisine gösterilen birkaç ayete bakarak “akaid” inşa ediyor.

   Şimdi Selefi/Vehhabi akımın sıklıkla dile getirdiği ve ayetleri de perde yaptığı bu konuyu izah edelim ki içine düştükleri buhranın farkına varsınlar, Müslümanları da kandıramasınlar.

Bu yazının içeriğini 3 başlıkta toplayabiliriz.

a) Allah’tan başka yaratıcı yoktur

b) Allah’tan başka “yaratacağına inanarak” kimseden yardım istenmez

c) Allah’ın yarattığına inanarak başkasından yardım istenir

SADECE ALLAH’TAN YARDIM İSTEMEK

   Şimdi bu konuda perde yapılan ayetlerden bir kaçını size sunalım:

   “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” (Fatiha 5)

   Fatiha suresinde “ancak senden yardım isteriz” buyruluyor. Burada “başkasından yardım istenmemesi” değil “yardımın hakikatte Allah’tan istendiği” beyan ediliyor. Bunu başka ayetlerden anlıyoruz.

   “De ki: “Biz Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Arkadaşları, bize gel, diye doğru yola çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların ayartarak uçuruma çektikleri ahmak gibi mi olalım?”. De ki: “Allah’ın gösterdiği yol, yegane doğru yoldur. Bize, bütün âlemlerin Rabb’ine teslim olmamız emrolundu”. (En’am:71)

   Bu ayetten de anlaşılacağı yaratacağına inanarak bir varlıktan yardım istemek men edilmektedir.

   “De ki: “Onu bırakıp da ilâh diye ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.” (İsra 56)

   Çünkü müşrikler putlarının “yaratacağına” inanıyordu. İşte aynı şekilde yaratacağına inanarak bir başkasından yardım istemek (zaten onu ilah olarak görmektir) şirktir, yasaklanmıştır.

   Böyle olmasaydı yani ayetler “hiçbir kimseden, hiçbir şekilde yardım istenmeyeceğini” beyan etseydi bu hem yaratılışa aykırı olurdu hem de Kur’an’ın kendisine ters olurdu (zaten bunu iddia edenler Kur’an ile çelişmektedir)

HAZRETİ MUSA’DAN YARDIM

   “Mûsâ halkın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada biri kendi tarafından, diğeri düşmanı tarafından; kavga eden iki adam gördü. Kendi tarafından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi.” (Kasas 15)

   Hazreti Musa’nın kavminden bir kişi Hazreti Musa’dan yardım istemiş, o da “git Allah’tan yardım iste” dememiş ve yardım etmiştir.

İSA A.S BAŞKASINDAN YARDIM İSTEDİ

   ”Vaktaki İsa onların inkarlarını sezince, “Bana Allah için kim yardım edecek” dedi. (Âl-i İmran-52)

SÜLEYMAN A.S YARDIM İSTEDİ

   Süleyman, “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun (kraliçenin) tahtını getirebilir?” (Neml 38)

   Şayet Allah’tan başkasından yardım istemek caiz olmasaydı en başta Peygamberler bunu yapmaz, Kur’an-ı Kerim’de de anlatılmazdı.

   O halde bütün bunlardan şu sonuç çıkıyor:

   Allah’tan başkasından yardım istemek caizdir. Neticede bu yardımı yaratanın da Allah olduğu bilinmektedir. Bir başkasından istenilen şeyi yaratacağına inanarak yardım istemek caiz değildir.

YARDIM İSTEMEK CAİZ İSE…

   Bir kimseden “beni kurtarır mısın” diye yardım talep ettiniz. Şirke mi düştünüz? Şirke düştünüz diyorsanız cehaletinize yanın… Yusuf a.s da zindandan çıkan kişiye kurtulmak için melikin yanında adını anmasını istemişti. (Yusuf/42) Bu şirk olsaydı bir peygamber böyle bir istekte bulunmazdı.

   Müslüman neticede kurtaranın Allah olduğunu bilmektedir.

   “beni kurtarır mısın” gibi istiane (yardım isteme) sözlerinde mecaz vardır. Şöyle ki:

   “Ölüm zamanında insanı, Allahü teâlâ öldürüyor.” (Zümer 42) ayetinde ölümün Allah tarafından gerçekleştirildiği belirtiliyor. Bir başka ayette ise: “Âdem aleyhisselamın oğlu, kardeşini öldürdü.” (Maide 30) buyruluyor.

   Allah (Celle Celaluhu) öldürüyorsa bir kişi diğerini nasıl öldürebilir? Yani o kişi diğerinin ölümüne vesile oluyor. Canı alarak öldüren ise Allahu Tealadır ki onun için de meleği vesile kılıyor (Secde 11)

 (Hazret-i İsa diyor ki) “A’mânın gözünü açarım ve baras illetini iyi ederim ve Allahü teâlânın izniyle, ölüleri diriltirim.” (Âl-i İmran 49)

   Hazreti İsa “ben açarım, ben iyi derim” diyor. Kendisi mi yapıyor? Hayır, Allah’ın izniyle oluyor. O halde “yardım et” derken de “yardım ettim” derken de biz aslında o yardım edeni Allah’ın vesile kıldığını biliyoruz. Yardım eden kişinin kendi yaratmasıyla olmadığını biliyoruz.

   İşte mü’min ile müşriğin farkı da burada ortaya çıkıyor. Müşrik yardım istediği varlığın yaratacağına inanıyor, Müslüman ise yaratanın ancak Allah olduğunu bilip yardım istediği kişiyi o yardıma aracı kılıyor. Bunun aksini iddia etmek yukarıda beyan edilen ayetlere karşı gelmektir.

CAHİLLERİN DERDİ NE?

   Hal böyle iken “Allah’tan başkasından yardım istenmez” diyerek yardım istemeyi şirk görenler hangi kitaba göre konuşuyorlar sormak gerek.

   İstemek caiz olunca ha yanındakinden istemişsin, ha uzaktakinden istemişsin ne farkeder? İkisi de yaratamıyor ki.

   Yakındakinden isteyince “caiz” deyip uzaktakinden isteyince “caiz değil” diyorsa yakındakinin yaratacağına mı inanıyor?

Bakın hadis-i şerifler bu konuyu nasıl teyit ediyor:

Utbe bin Gazvan (Radıyallahu anh)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
   “Sizin biriniz bir şey kaybederse yahut yanında arkadaşı bulunmadığı bir yerde yardım dilerse:
   ‘Ey Allah’ın kulları bana yardım edin! Ey Allah’ın kulları bana imdad edin!’ Desin. Çünkü Allah’ın bizim göremediğiz kulları vardır.” (Taberani, el-Mu’cemu’l Kebir, No:290, 17/117; Haysemi, Mecme’u’zevaid, No: 17103, 10/188)

   İbni Abbas (Radıyallahu Anh)dan rivayet edilen bir Hadis-i Şerifte Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
   “Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ’nın hafaza meleklerinin dışında yeryüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar.
   Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse: ‘Ey Allah’ın kulları! (Bana) yardım edin’ diye seslensin.” (İbn-i Hacer El-Askalani, Muhtasar-u Zevaidi’l-Bezzar, No:2128, 2/420)

    Abdullah ibn-i Mes’ud (Radıyallahu anh)den rivayet edilen diğer bir hadisi şerifte, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
   “Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa: ‘Ey Allah’ın kulları hapsedin! Ey Alalh’ın kulları durdurun’ diye seslensin. Çünkü Allah’ın yeryüzünde hazır bulunan kulları vardır ki, kısa bir zaman içinde onu tutarlar.” (Ebu Ya’la, El-Müsned, No:5269, 9/177, İbni Hacer, el-Metaibu’l Aliye, No:3375, Taberani, El-Mu’cemu’l Kebir, No: 10518, 10/217, Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, No: 1311, 1/330”

   Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere kişi yanındakinden de uzaktakinden de yardım isteyebilir. Bundan daha doğal ne olabilir ki?

http://www.ihvanlar.net

   DAHA FAZLA DELİL İÇİN DELİLLERLE TASAVVUF BÖLÜMÜNÜ ZİYARET EDİNİZ

Şefaat Ya Resulallah, Medet Ya Resulallah demek caiz mi?

   “Şefaat Ya Resulüllah” “Medet Ya Resulüllah” demenin, Peygamberimizden ve ölmüş veli bir zattan himmet istemenin “şirk”, bunu yapanların “müşrik” olduğunu iddia eden “vehhabi (günümüzde selefi adı altında vehhabilik propagandası yapan)” akımlarına cevap vereceğiz…

İKİ BÜYÜK HALİFE
   İşlerine gelince Hazreti Ömer’in çaput bağlanan bir ağacı kestirdiğini dillerine dolayanlar, onun tevessüle olan itikadını ve bu konudaki uygulamalarını hiç görmezler nedense.

   Daha önce Hazreti Ömer (Radıyallahu anh)ın Peygamberimizin amcasıyla yağmur duasında nasıl tevessül ettiğini görmüştük:
   Enes Radıyallahu Anh’den den rivâyet edilmiştir ki: Halk yağmursuz kalıp kıtlığa uğradıkları zaman Ömer İbnul Hattab, (Peygamber’in amcası) Abbas İbni Abdilmuttalib’i vesîle edinerek yağmur duası yapar ve duada “Ya Allah! bizler, peygamberimizi vesîle edinerek sana niyaz ettiğimizde bize yağmur ihsan ederdin. Peygamberimizin amcasını vesîle edinerek senden niyaz ediyoruz. Yağmur ihsan eyle” (Buhari, İstiska:3)

   Bakın Hulefa-i Raşidin’den Hazreti Ebubekir ve Ömer (Radıyallahu anhuma) ne yapıyorlar:
   Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği zaman Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh) bu acı haberi duyduktan sonra, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in yanına gelerek yüzünü açtı, üzerine kapanarak hem öptü, hem ağladı ve: “Babam ve anam sana feda olsun; diri iken de, ne kadar tatlısın! Ya Muhammed! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbin katında bizleri hatırla ve her zaman senin kalbinde olalım.” (Ahmed B. Hanbel, Müsned, No: 25899, 10/44-45; ‘Iraki, Tahricü ehadisi’l-İhya, no: 4382, 9/382)

   Ahmed b. Hanbelin aynı rivayetinde Kadı Iyaz’ın “Eş-Şifa” adlı eserinde, Kastlani’nin “el-Mevahib”inde, Gazali’nin “İhya”sında, İbnu’l Hac’ın “El-Medhal” eserinde Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) hakkında da buna benzer bir nakil yapılmıştır. O naklin son bölümü şöyledir:
   “Ya Resulallah! Anam Babam sana feda olsun! Sen ki yaşadığın müddet az bir zaman olmasına rağmen sana tabi olanlar, yaşlı ve uzun ömürlü olan Nuh (Aleyhisselam)’a tabi olanlardan daha çoktur.”

   Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer (Radıyallahu anhuma)’nın sözlerine dikkat edilirse Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e tekrar tekrar çağrıda bulunmuştur.

KIZI FATIMA
   Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat ettiğinde sevgili kızı Hazreti Fatıma (Raıyallahu anha) yanına gelerek:
“Ey Rabbin davetine icabet eden babam! Ey Firdevs cenneti makamı olan babam! Ey Cibril’e ölümünü haber verdiğimiz babam!” (Buhari el-Mağazi: 78, no:4193, 4/1619)

   Resulüllah’ın vefatından sonra “Medet” isteyerek bereketlenip şifa bulanlar da sahih kaynaklarda zikredilmektedir. Tabiî ki şifayı veren Allah’tır ve böyle itikat edilir. Resulüllah’ın hürmetine istenir.

   Abdullah b. Ömer (Radıyallahu anh) bir kere ayağına kramp girmişti. Ona: “En sevdiğin insanı hatırla” dediler. O zaman: “Ya Muhammed” (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (Buhari, el-Ebedü’l-Müfred, no:993, sh:262) diye çağırınca ayağı açıldı.

   Ashab-ı kiram Müseyletü’l Kezzab ile savaştıklarında: “Vay Muhammed! Vay Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) diye çağırmayı adet edinmişlerdi. (İbni Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye: 6/324)

   Hafız İbni Kesir (Rahimehullah) ın naklettiğine göre, Yemame vakıasında Müslümanların şiarı (nişanı) “Ey Muhammed! Bize yardım et” sözleriydi. (İbni Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye:6/324)

   Şafii ulemasından Allame Şihab er-Remli (Rahimehullah)’a: “Bazı insanlar zorluklarla karşılaştıklarında ‘Ya Resulallah, Ya Şeyh’ gibi nidalarla, peygamberlerden, velilerden, alimler ve Salihlerden istiğasede bulunuyor (meded dileniyor)lar, bu caiz midir? Bu zatların, vefatlarından sonra bir iğase (yardım ve destek) leri var mıdır?” diye sorulduğunda, şöyle cevap vermiştir:
   “Resullerin, nebilerin ve velilerin, vefatlarından sonra da yardımları vardır. Çünkü Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri ölümlerinden sonra kesilmez.
   Zira birçok sağlam hadis-i şeriflerde varid olduğu üzere “Peygamberler kabirlerinde diridirler, namaz kılarlar.” (Ebu Ya’al, El Müsned, No: 3425,6/147; İbni Hacel, el-metaibul-aliye, No: 3452,3/269)
   Dolayısıyla onların (peygamberlerin) yardım mucizelerinden sayılır. Şehitler de diridirler, gündüz gözüyle aşikare kafirlerle harbettikleri açıkça görülmüştür. Velilerin yardımı ise onların kerametidir.” (Fetave’r-Remli, İbni Hacer El-Haytemi’nin El-Fetave’l-Kübra’sının hamişi-, 4/382; El-Fetave’l-Hayriyye,- ibni Abidin’in el-Ukududdürriyye fi tenkihi’l Hamidiyyesinin hamişi-, 2/279-280; Tehanevi, Ahkamu’l Kuran, 3/67; nebhani, Şevahidü’l-Hak, sh:113)

   Görüldüğü üzere Peygamberimizi kastederek “Şefaat Ya Resulallah” diyerek nida etmek meşrudur.

    Böyle bir çağrıda bulunmak ne küfür, ne de şirk vardır. Çünkü böyle bir çağrıda, ne onun uluhiyetine  ve ibadete layık olduğuna, ne de O’nun Allahu Teala’dan başka herhangi bir şeye tesir edeceğine dair bir inanç mevcut değildir.

ÂMA SAHABE’YE RESULÜLLAH’IN ÖĞRETTİĞİ DUA
   Âma bir adam Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in yanına gelerek: “Ya Resulallah! Allah’a dua et de benim gözlerimi açsın” dedi. 
   Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de: “İstersen dua edeyim, fakat sabredersen o daha hayırlıdır.” buyurdu.
   Adam: “Dua ediniz” dedi.
   Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de adama, adab ve erkanına riayet ederek güzelce abdest alıp şu duayı okuyarak Allah’a yalvarmasını emretti:
   “Ey Allah! Ben sana yalvarıyorum. Bu hacetimin görülmesi için Rahmet Nebisi olan Peygamberin Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise Sana yöneliyorum. Ey Allah! Onu bana şefaatçi kıl.”
   Adam bunu yapar yapmaz gözleri açılmış olarak geri döndü. (Tirmizi, Deavat: 119, no: 3578, 5/569; İbni Mace, İkamet: 189, no:1385, 1/441)

   Bu hadis-i şerifi Tirmizi (Rahimehullah) “Sahih”inde, İbni Mace (Rahimehullah) “Sünen”inde, Hakim (Rahimehullah) “el-Müstedrek” adlı eserinde sahih senetle rivayet etmişlerdir.

   Celaleddin es-Suyuti (Rahimehullah) da “El-Camiu’l-Kebir ve’s-Sağir”inde zikretmiştir.

   Tevessülü inkar edenler “bu olay ancak Resulüllah hayattayken olmuştur”diyemezler. Zira bu duayı ashab-ı kiram ve tabi’iler Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in vefatından sonra da ihtiyaçlarının yerine getirilmesi için okumuşlardır.

   Taberani ve Beyhaki (Rahimehumullah)ın rivayet ettiğine göre: bir adam Hazreti Osman (Radıyallahu anh)ın halifeliği sırasında bir ihtiyacı için durmadan gelip giderdi. Fakat hazreti Osman (Radıyallahu anh) ne onun işine bakardı, ne de onunla ilgilenirdi.
Adam bu halini bahsi geçen hadisin ravisi Huneyf oğlu Osman (Radıyallahu anh)a şikayet etti. O da adama: “Git güzel bir abdest al, sonra mescide gelerek namaz kıl ve: ‘Ey Allah! Ben sana yalvarıyorum. Rahmet Nebisi olan Senin Peygamberin Muhammed ile Sana yöneliyorum. Ey Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! İhtiyacımın temini için seninle Rabbime yöneliyorum” de ve ihtiyaçlarını söyle” dedi.
   Adam hemen gitti, kendisine denileni yaptı. Sonra halife hazreti Osman (Radıyallahu anh) ın kapısına gelince hemen kapıcı gelip adamın elinden tutarak hzreti Osman’ın huzuruna çıkardı.
   Hazreti Osman (Radıyallahu anh) adamı yanına oturttu ve “ne ihtiyacın varsa söyle” dedi. Adam da halini anlattı. Hazreti Osman (Radıyallahu anh) da isteklerini hemen yerine getirtti ve “Bundan sonra da ne ihtiyacın olursa derhal bana haber ver” dedi. Adam Hazreti Osman’ın yanından çıktığı vakit İbni Huneyf (Radıyallahu anh) ile karşılaştı ve ona: “Allah seni hayırla mükafatlandırsın. Sen bana o sözleri söyleyinceye kadar ihtiyaçlarıma bakmıyordu.” Dedi.
   İbni Huneyf (Radıyallahu anh) da: “Yemin erdim ki o sözleri ben söylemedim. Fakat Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in yanına gözleri görmeyen bir âma gelerek halinden şikayet ettiğine şahit oldum.” Dedi ve daha önce geçen hadis-i şerifi zikretti. (Taberani, El-Mu’cemu’l-Kebir, no:8311, 9/31)

   İşte bu Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in vefatından sonra yalpan tevessül ve nida (çağrı)dır.

   Beyhaki ve ibni Şeybe (Rahimehullah)ın rivayetlerine göre Hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ın hilafeti sırasındaki kuraklık ve kıtlık olmuştu. Ashabtan Haris oğlu Bilal (Radıyallahu anh) Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in kabrinin başına vararak: “Ya Resulallah! Ümmetin için Allah’dan yağmur iste, onlar helak olmak üzereler” dedi…

   İngilizler tarafından kurulan ve görevi tarikatları tenkit etmek, Müslümanları şirkle suçlamak olan Vehhabililk yoluna batmış olanlar bu delillere ses çıkaramamakta, çürütememekte ve (kendi kafasına göre yorumladığı tefsir ilminden uzak ayet mealinden başka) karşı delil getirememektedirler. Batıl zail olmaya mahkumdur…

http://www.ihvanlar.net

-ŞEFAAT DELİLLERİ İÇİN TIKLAYIN-

Allah dostu Veli gaybı bilebilir mi?

   Allahu Teala’nın rızasını ve sevgisini kazanabilmek amacıyla tasavvuf yoluna giren mü’minlerde bazen ifrat ve tefritten dolayı insanı yanlışa götürecek inançlar hasıl olabiliyor. Bu yanlışa düşmemek için şuurlanmamız gerekiyor.

   Özellikle tarikata yeni giren cahil sofilerin bu zaafından istifade etmeye kalkan vehhabi=selefiler de bir hakikati perdelemek istiyor ve Allah dostlarının gaybı bilemeyeceğini, aksini düşünmenin şirk olduğunu iddia ediyorlar. İddialarının kaynağı ise ilimlerinin yetersizliğine dayanıyor…

GAYBIN ANAHTARI ALLAH KATINDADIR
   Öncelikle şunu kesin bir surette bilmeliyiz ki, gaybın anahtarı sadece Allahu Teala’nın katındadır.
   Gaybın anahtarları (gizli şifreler) O’nun (Allah’ın) katındadır. Onları O’ndan başka hiç kimse bilemez. Karada ve denizde ne varsa (hepsini) O bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane (tohum), yaş ve kuru ne varsa hepsi mutlaka apaçık bir kitap’ta (Levh-i Mahfûz’da yazılı)dır. (En’âm – 59)

   “Gaybı bilen (ancak) O’dur. Gaybı (gizli sırları) kimseye bildirmez. Ancak seçtiği peygamberler bunun dışındadır.” (Cin – 26 – 27)

   Allahu Teala bildirmedikten sonra hiçbir Peygamber de bilemez.

   Bu konuda Kur’an-ı Kerimde bir çok misal bulunabilir

   Allahu Teala’nın Yusuf Aleyhisselam’ın haberini verinceye kadar, Yakub Aleyhisselam’ın onun Mısır’da olduğunu bilememesi…

   Süleyman Aleyhisselam cinlere ve rüzgarlara hükmedebildiği halde Hüdhüd kuşunun “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim” (Neml 22) diyerek Belkıs ve kavminden haber vermesi.

   İbrahim Aleyhisselam’ın Lut kavmi için önderilen ziyaretçilerinin melek olduğunu bilmemesi ve onlar için buzağı kesmesi. (Hud 70-81)

   Nuh Aleyhisselam’ın “Ben gaybı da bilmem” (Hud 31) diyerek bu hakikati anlatması misal olarak verilebilir.

PEYGAMBERLERİNE BİLDİRİR
   Ancak Allahu Teala gaybı Peygamberlerine bildireceğini buyurmuştur:

   “Allah size gaybı bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediği seçer.” (Ali İmran 179)

   “O, bütün gaybı bilir. Gaybına kimseyi muttali kılmaz; Ancak razı olduğu Peygamber müstesna” (Cin 26, 27)

   Bütün bunlardan Allah Teala’nın Peygamberi de olsa bildirilmediği halde gaybı bilemeyeceği, ancak Allahu Teala’nın bildirdiği kadarını bileceği anlaşılmaktadır.

VELİLER GAYBI BİİR Mİ?
   Peki, bir Allah dostu gaybı bilir mi? Gelecekten veya görünmeyenden haber verir mi? Bu konuda muhakkak yaşanmış kerametler anlatılır. Ve bu gün bile buna şahit olan insanlar vardır. Peki bu konuda nasıl itikat etmek (düşünmek) gerekir?

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
   “(Gerçek) mü’minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden (bö¬lümünden) biridir.” (Buhârî-Müslim-Ebû Dâvûd-Tirmizî-İbni Mâce)

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor:
   “Sizin en doğru rüya göreniniz, sözü en doğru olanınızdır.” (Müslim)

   Bu hadis-i şeriflerden de anlaşılacağı üzere Salih kulların rüyaları Peygamber Efendimizin mucizesinden ümmetine bahşedilen bir damla rahmettir ve ileride gerçekleşecek olayları haber verebilmektedir.

“Nübüvvetten sonra, sadece mübeşşirât kalmıştır”
   (Sahâbeler:) Mübeşşirât nedir? diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
   “Rüya-yı sâlihâ (gerçek ve güzel) rüyadır” buyurdu. (Buhârî-Müslim-İbni Mâce-Ebû Dâvûd-Tirmizî-Nesâî)

   Son peygamber olan Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefatı ile nübüvvet yani peygamberlik ve vahiy dönemi kapandığından, geriye sadece peygamber¬liğin bir cüzü (bölümü) olan ve “mübeşşirât” denilen gerçek mü’minleri müj¬deleyici güzel ve doğru rüyalar kalmıştır

   Herhangi bir Müslüman bile bazen gördüğü rüyanın ertesi gün gerçekleştiğine tanıklık edebilmekte, rüyada yaşadığı hali bir zaman sonra uyanıkken yaşayabilmektedir. Allah dostları ise nefislerini terbiye edip, devamlı surette Allahu Teala’nın zikri ile meşgul olup, gafil olmadıklarından rüya ve zuhuratları (Allah’ı zikretme esnasında gelen geçkinlik hali) bir işaret olabilmektedir.

   Dolayısıyla veliyullahın rüya ve zuhurat ile bilinmeyen şeylere ve geleceğe dair bazı olayları haber vermesi doğal bir şeydir. Ancak her ne kadar da olsa bunun vahiy gibi algılanmaması gerekir. Bunlar ilham kabilindendir. Allahu Teala rüya ve zuhurat ile ilham edebilir. Nitekim bal arısına bile Rabbimiz ilham eylemiştir:
   “Rabbın bal arısına da şöyle vahyetti: dağlardan ve ağaçlardan ve kuracakları köşklerden göz göz evler edin” (Nahl 68)

   Musa Aleyhisselam’ın annesine de ilham yolu ile ne yapması gerektiği bildirilmiştir:
   “Hani annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik:” (Taha 38)

   Bütün bunlardan da şunu anlıyoruz: Allahu Teala Peygamberlerine vahiy ile gaybı bildirdiği gibi, ümmetlerine de rüya ile ilham ederek bazı şeyleri bildirebilmekte, gaybdan haber verebilmektedir.

SAHABE’DEN MİSALİ VAR MI?
   Bu konunun sahabe-i kiraramdan da misalleri mevcuttur:

   Esbağ İbni Nübate (Radıyallahu anh) şöyle bir nakil yapıyor:
   “Biz hazreti Ali (Radıyallahu anh) ile beraber Hazreti Hüseyin (Radıyallahu anh) ın ileride gömüleceği kabrinin yerine geldiğimizde o şöyle buyurdu: “Develerinin çökeceği ve yüklerinin konacağı yer burası! Kanlarının döküleceği yer de şurası! Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in ehli beytinden bir takım gençler bu arsada şehit dileceklerdir. Gök ve yer onlara ağlayacaktır.” (Ebu Nuaym, Delailü’n-nübüvve, No:530, 2/581)

   Ebu Bekr-i Sıddık (Radıyallahu anh) ölüm hastalığında hanımı hamile iken, kızı Aişe alidemize:
   “Onlar senin iki erkek iki de kız kardeşindir. Allahu Teala’nın kitabına göre kalanı bölüşün” diye vasiyet buyurunca, Aişe (Radıyallahu anha) nın: “Ey babacığım! Eğer öyle olsaydı elbette ben hakkım olmayan şeyi bırakırdım. Benim kız kardeşim ancak Esma’dır, peki diğeri kimdir? Demesi üzerine Ebu Bekr (Radıyallahu anh):
“Harica kızının (kendi hanımı) karnındakini kız görüyorum” buyurdu ve dediği gibi çıktı. (İmam-ı Malik Muvatta, Akdıye: 33 No: 1474, sh. 494, Lalikai, Keramatü evliyaullah, No: 63, sh:117)

   Bütün bunlar gösteriyor ki, evliyaullah (Allah dostları), Allahu Teala’nın ilham yolu veya rüya vasıtasıyla “bildirdiği kadarıyla” gaybı bilebilirler.

   Bu şekilde inanmak şirk olmaz… Vehhabi=Selefi kafalar her yerde oluğu gibi burada da hata etmektedirler. Bu da Kur’an ve sünnet bütünlüğünden haberleri olmadığındna veya kasıtlı olarak insnaları ifsada sürüklemek istemelerinden kaynaklanmaktadır.

   Tekrar altını çizerek söylemeliyiz ki kim olursa olsun ancak ve ancak “Allahu Teala’nın bildirdiği zaman, bildirdiği kadarıyla” bazı şeyleri bilebilirler. Bu konuda aşırıya gitmek de zararlıdır. Özellikle tasavvuf ehli bu konuda şuurlandırılmalıdır.

http://www.ihvanlar.net

Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah dostlarından dua ve istiğfar talep etmek

ismailağa   Allah dostlarının dualarını almak, istiğfar talep etmek, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in tavsiye ettiği ve sünnette olan bir uygulamadır.

   Vehhabi=Selefiler, kimsenin Allah dostu olamayacağını veli, veliyyullah gibi isimlendirilemeyeceğini iddia ederler. Bu iddialarına cevap vermiştik. BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ

   Aynı zihniyet yukarıdaki iddialarının gereği olarak bir “Allah dostu” olarak adlandırılan kişilerin ziyaret edilmesini, onlardan dua talep edilmesini, himmet istenmesini de şirk sayarlar. Bu konuda daha önce reddiyeler yapmıştık. Onlara da BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ

   İnkârcılar bu konuda kendi heva ve heveslerine göre ilimden uzak bir şekilde yorumladıkları, lugat ve nüzul hakikatlerine ters düşen ayet mealinden başka hiçbir delilleri yoktur. Bizler ise delil üzerine delil getirerek inkârcıları susturuyoruz.

İSTİĞFAR TALEP EDİN DUA İSTEYİN
   Resulüllah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisini görmeye gelip, göremeden geri dönen Uveys El-Karani’yi ziyaret için bakın ne buyuruyor:
   “Size Yemen’den Üveys denilen bir adam gelecek. Yemen’de bir annesinden başka kimse bırakmıyor. Kendisinde beyazlık vardı. Allah’a dua etti de onu kendisinden giderdi. Yalnız bir dinar veya dirhem yeri kadar kaldı. Ona sizden kim rastlarsa sizin için istiğfar ediversin.” (Müslim, Fadailu’s-sahabe, 223-224)

   Yine Üseyr b. Câbir’in Hz. Ömer’den yaptığı rivayette, Peygamberimizin, Uveys için “… Eğer Üveys Allah adına yemin etse Cenab-ı Hak elbette O’nu yemininde doğru çıkarır. Senin için dua etmesine imkan bulursan ondan dua iste.” demiştir. Hz. Ömer de Hz. Üveyse “Benim için istiğfar ediver!” demiş, O da “Ömer için İstiğfarda bulunmuştur. (Müslim, Fadailu’s-sahabe, 225)

   Burada önemli olan husus Hazreti Uveys’in bir Allah dostu olmasıdır… O derece bakımından tabiinin en faziletlisidir. 

Bu hadis-i Şeriften şu hususlar anlaşılmaktadır:
-Salâh ve takva sahiplerinden duâ ve istiğfar istemek rnüstehaptır. Velevki isteyen daha faziletli olsun. Onların dualarını alabilmek için ziyaret etmek ve istiğfar talep etmek caizdir. Bu hadis ile himmet istemenin, tevessülün de caiz olduğu gayet açık ve net bir şekilde anlaşılmaktadır.

ALLAH İLE KUL ARASINA KİM GİRER DİYENLERE
   Bu hadis-i şerifler ayrıca Allahu Teala (Celle Celaluhu) ile kul arasına kim girebilir ki, bir vasıtaya mı ihtiyaç var? diyenlere cevaptır. Evet, kişi Rabbine her zaman ve mekanda münacat edebilir ve lakin duaların ve istiğfarın daha çabuk kabul edilebilmesi için işte böyle vesileler gereklidir.

Düşünün!

   Biz rabbimizden öyle gafiliz ki! O’nu zikrederken, namaz kılarken bile aklımız fikrimiz başka şeyler ile meşgul oluyor. Günde kaç defa Rabbimizi zikrediyoruz. Günde kaç defa O’nu hatırlıyoruz. Sünnete, şeriata bağlılığımız ne kadar?

   Bir de Enfal suresinde buyrulduğu gibi “Allah’ın adı zikredildiği zaman” kalpleri titreyen, ibadet, zikir, taat, tefekkür ve teslimiyetle nefsini Fecr Suresinde buyrulduğu üzere kendisinden razı olunan “mutmain” derecesine ulaştıran Allah dostları var…

   Bir de bu velilerin bizim için dua etmesi, istiğfar talep etmesi var… Hangisi daha etkili olur?

Hem Resulüllah Efendimiz ne buyuruyor:
   Bir müslümanın, bir din kardeşine gıyabında yaptığı DUA kabul olunur. Başında vazifeli bir melek vardır. Kardeşine hayır DUA’da bulunduğu vakit, bu melek: ‘AMİN’ der. Ve: ‘Senin için de bir misli olsun’ der.” Müslim-Ebu Davud Tac c 5 s 210

 www.ihvanlar.net

İmam-ı Azam Ebu Hanife Tevessülü kabul etmiyor muydu?

ismailağa    Tevessülün (vesile, aracı koymak) hakkındaki sahih delilleri sizlere sıralıyoruz. Çok etkili oluyor Elhamdülillah. İnkarcıların kaçacağı delik kalmıyor. BURADAN BAKABİLİRSİNİZ

   Bu inkarcılar İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bir sözünü çarpıtarak kendilerine sözde delil yapıyorlar.

   Ebu Hanife İmam-ı Azam Hazretleri “Hakkı için” yapılan duanın mekruh olduğunu söyler. (Fetevay-ı hindiye c. 5, s. 318)

   İmam-ı Azam Ebu Hanife “hakkı için istemenin” mekruh olduğunu söylemiştir. Ancak Ebu Hanife Hazretleri’nin bunun söylemekten maksadı Mutezile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilindendir. Ebu Hanife “Hakkı için” diyerek duayı mekruh görmüş, “hürmetine, hatırına” gibi tevesülü inkar etmemiştir. Bu tür tevessülü inkar ettiğine dair Hanefi âlimlerinden hiçbir nakil yoktur.

NEDEN HAKKI İÇİN MEKRUH DEDİ
   Molla Ali el-Kari bu mekruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecburiyet) manası yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburiyet manasında kimsenin, Allah (Celle Celaluhu) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve tazim manasında kullanıldığı takdirde bunun tevessül babından olacağını, Allah (Celle Celaluhu)nün, “O’na varmaya vesile arayın” (Maide 35) ve bunu el-Hısnü’l-Hasin’de de yazdığına göre, duanın adaplarından kabul edildiğimi söylüyor. (Aliyyü’l Kari, Fethu’l Babi’l-İnaye, III, 30)

    Hindistan’ın büyük alimlerinden Mevlana Muhammed Fadlurresul (Rahimehullah) Molla Aliyyü’l-Kari’nin bu mesele hakkındaki görüşünü naklettikten sonra diyor ki: “Ben derim ki, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) duasında “Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum” derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmettir. Yahut, rahmet gereğince ona vaad olunan haktır. Yani bihakkın demenin yasaklığı anlatılmak istenirken delil olarak; zira kimsenin Allahu Teala üzerinde hakkı yoktur demektedir. O halde bundan murad, hiç kimsenin Allahu Teala üzerinde vacip olan bir hakkı yoktur demektir.

KİMSENİN ALLAH ÜZERİNDE HAKKI YOKTUR
   Peygamberimizin bu konudaki duasını buradan okuyabilirsiniz. Peygamberimiz de böyle dua ettiği halde Ebu Hanife’nin “mekruh” demesi, kimsenin Allahu Teala üzerinde hakkı olamayacağı içindir. Eğer kişi dua ederken “hakkı için” deyip bu manayı yüklüyorsa işte bu dua şekli yanlıştır. Ama “hakkı için” de dese ve buraya “hürmetine, hatırına” diye mana yüklerse bunda bir sorun yoktur.

   İbni Abidin bu konuda: “Ben derim ki, bu söylenenlerin tamamı, bu lafızdan akla ilk gelen anlama muhalif ihtimallerdir. Lafzın, caiz olmayan bir manaya vehmettiriyor olması dahi, onu yasaklamak için yeterlidir. Allahu Alem, imamlarımız bu yasaklamayı bundan dolayı mutlak olarak söylemişlerdir.”

   Bakın İbni Abidin “Reddü’l Muhtar” da ne diyor:
   “Ben Allahu Teala’ya Nebiyy’i Kerim’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ehl’i taatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız İmam Azam ile tevessül ederek lütuf ve kereminden bu işi bana asan eylemesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı afv buyurmasını niyaz etlerim.” Diyerek İmam-ı Azam ile tevessül ediyor ibni Abidin…

İNKAR EDENLER HER YÖNDEN TAKILIYOR
   Tasavvuf, tevessül, rabıta, himmet istemek hakkında şer’i ve sahih delilleri BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ… İnkarcılar bunca delile rağmen sadece akıl ve fikir yürüterek ve putlar hakkında inen ayetleri yanlış yorumlayarak batıl yola sapıyorlar. Zikredilen sahih hadisleri kabul etmiyorlar. İşlerine gelince en zayıf hadisi nakletmekten de geri durmuyorlar. Mezhepleri kabul etmiyorlar, işlerine gelince mezheplere sarılmaya çalışıyorlar…

   Allahu Teala şerlerinden muhafaza eylesin.

   Sizler delillerinizi bilin, ezberleyin… Cahil kalmayın.. her yerde verecek bir cevabınız olsun…

http://www.ihvanlar.net

(Seyyid Ali Hoşafcı Hocaefendi – Selefilik Adı Altındaki Görüşlere Selefice Cevaplar kitabından istifade edilmiştir)

Büyük Müctehidlerin ve alimlerin tevessülü (Duada aracı kılması)

   Büyük alim ibni Hacer (Rahimehullah) “El-hayratü’l Hisan fi Menakibi’l-İmam Ebi Hanifete’n-Numan” adlı eserinin yirmi beşinci bölümünde diyor ki: “İmam-ı Şafi’i Bağdat’ta bulunduğu sıralarda Ebu Hanife (Radıyallahu anh)ın mezarı başına gelir ve ihtiyaçlarını Cenab-ı Allah’ın gidermesi için onunla tevessülde bulunurdu.

   İmam-ı Ahmed b. Hanbel (Radıyallahu anh) ın da İmam-ı Şafi’i ile tevessülde bulunduğu bir gerçektir.

   Hatta İmam-ı Ahmed’in oğlu, babasının bu haline taaccüb ederdi.

   Babası da İmam-ı Şafi’nin insanlar için bir güneş, beden için de bir afiyet olduğunu söylerdi. İmam-ı Şafi’ye Fas ahalisinin, İmam-ı Malik (Radıyallahu anh) ile tevessül de bulundukları söylenince, o bunu reddetmemiştir.

   İmam-ı Ebu’l Hasen eş-Şazeli (Rahimehullah) da: “Kimin Allahu Teala yanında bir ihtiyacı olup da onun yerine getirilmesini istiyorsa, İmam-ı Gazali ile tevessülde bulunsun.” Derdi.

   İbni hacer (Rahimehullah) “es-Sevâ’iku’l-Muhrika li ihvanı’d-Dalal ve’z-zendeka” adlı eserinde; İmam-ı Şafi (Radıyallahu anh)ın Ehli Beyt ile tevessülde bulunduğunu söyler. İmam-ı Şafi (Radıyallahu anh)ın şöyle dediğini nakleder:
“Peygamberin âli (yakınları) benim vasıtamdır.
Onlar Allah ile aramda vesilemdir
Onların hakkı için yarın defterimin,
Sağımdan verilmesini Allah’dan isterim.”

   İmam-ı Nevevi El-Ezkar adlı eserinde zikrettiğine göre, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sabah namazının iki rekat sünnetinden sonra üç kere:
   “Allahım! Ey Cebrail, Mikail, İsrafil ve Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabbi beni ateşten koru” (Hakim, el-Müstedrek 3/622) demelerini herkese emrederdi.

   İmam-ı Zerruk (Rahimehullah) “Hizbu’l Bahr Şerhi”nde bir çok seçkin kişilerin isimlerini zikrettikten sonra şöyle der:
   “Allahım! Onlarla Sana tevessülde bulunuyoruz. Çünkü onlar seni sevdiler. Onlar seni ancak Sen onları sevdiğin için sevebildiler. Onlara olan sevgin dolayısıyla Seni sevmeye muvaffak oldular. Biz ise henüz onların Seni sevmesi mertebesine ulaşamadık.”

 İMAM-I AZAM’IN “HAKKI İÇİN İSTEMEK MEKRUHTUR” DEMESİ
inkarcılar mezhepleri de kabul etmezler ama işlerine gelince İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin sözünü naklederler.

   Ebu Hanife İmam-ı Azam Hazretleri “Hakkı için” yapılan duanın mekruh olduğunu söyler. (Fetevay-ı hindiye c. 5, s. 318)

   İmam-ı Azam Ebu Hanife “hakkı için istemenin” mekruh olduğunu söylemiştir. Ancak Ebu Hanife Hazretleri’nin bunun söylemekten maksadı Mutezile’nin önünü kesmek için sedd-i zerîa kabilindendir. Ebu Hanife “Hakkı için” diyerek duayı mekruh görmüş, “hürmetine, hatırına” gibi tevesülü inkar etmemiştir. Bu tür tevessülü inkar ettiğine dair Hanefi âlimlerinden hiçbir nakil yoktur.

NEDEN HAKKI İÇİN MEKRUH DEDİ
   Molla Ali el-Kari bu mekruhluğun hakk sözüne vaciplik (mecburiyet) manası yüklendiği takdirde olacağını, zira vaciplik veya mecburiyet manasında kimsenin, Allah (Celle Celaluhu) üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve tazim manasında kullanıldığı takdirde bunun tevessül babından olacağını, Allah (Celle Celaluhu)nün, “O’na varmaya vesile arayın” (Maide 35) ve bunu el-Hısnü’l-Hasin’de de yazdığına göre, duanın adaplarından kabul edildiğimi söylüyor. (Aliyyü’l Kari, Fethu’l Babi’l-İnaye, III, 30)

    Hindistan’ın büyük alimlerinden Mevlana Muhammed Fadlurresul (Rahimehullah) Molla Aliyyü’l-Kari’nin bu mesele hakkındaki görüşünü naklettikten sonra diyor ki: “Ben derim ki, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) duasında “Ya Rabbi, senden isteyip de verdiklerinin hakkı için, senden istiyorum” derdi. Buradaki hak kelimesinden murad, hürmettir. Yahut, rahmet gereğince ona vaad olunan haktır. Yani bihakkın demenin yasaklığı anlatılmak istenirken delil olarak; zira kimsenin Allahu Teala üzerinde hakkı yoktur demektedir. O halde bundan murad, hiç kimsenin Allahu Teala üzerinde vacip olan bir hakkı yoktur demektir.

KİMSENİN ALLAH ÜZERİNDE HAKKI YOKTUR
   Peygamberimizin bu konudaki duasını buradan okuyabilirsiniz. Peygamberimiz de böyle dua ettiği halde Ebu Hanife’nin “mekruh” demesi, kimsenin Allahu Teala üzerinde hakkı olamayacağı içindir. Eğer kişi dua ederken “hakkı için” deyip bu manayı yüklüyorsa işte bu dua şekli yanlıştır. Ama “hakkı için” de dese ve buraya “hürmetine, hatırına” diye mana yüklerse bunda bir sorun yoktur.

   İbni Abidin bu konuda: “Ben derim ki, bu söylenenlerin tamamı, bu lafızdan akla ilk gelen anlama muhalif ihtimallerdir. Lafzın, caiz olmayan bir manaya vehmettiriyor olması dahi, onu yasaklamak için yeterlidir. Allahu Alem, imamlarımız bu yasaklamayı bundan dolayı mutlak olarak söylemişlerdir.”

   Bakın İbni Abidin “Reddü’l Muhtar” da ne diyor:
   “Ben Allahu Teala’ya Nebiyy’i Kerim’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ehl’i taatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız İmam Azam ile tevessül ederek lütuf ve kereminden bu işi bana asan eylemesini, doğruyu ilham buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı afv buyurmasını niyaz etlerim.”Diyerek İmam-ı Azam ile tevessül ediyor ibni Abidin…

TASAVVUFA GİREN ALİMLERDEN BAZILARI

   Tefsir, kelam gibi zahiri ilimlerle uğraşanların tasavvufa düşman oldukları veya aralında bir ihtilaf olduğu zannedilir. Ve sanki tarihte hep böyle bir mücadele varmış gibi zannedilir. Hâlbuki zahiri âlimlerden ilimde derinleşenlerin birçoğu aynı zamanda derin bir mutasavvıftır. Tarikat ehlidir. İşte onların en meşhurlarından seçmeler:

1- “Tabi’un’dan olan (Sahabeyi görme şerefine eren) Hasan-ı Basri (Radıyallahu anh) bir zühd ve tasavvuf büyüğü olmasının yanında, aynı zamanda bir mezhep imamıdır. Yani hadis ve fıkıh ilimleri sahasında mutlak müctehid seviyesindedir. Kendisi aynı zamanda tefsir ilminin de büyük imamlarındandır.

2- Daha sonraki nesilden Süfyan-ı Sevri’nin durumu da aynıdır.

3- Tasavvuf büyüklerinden Fudayl bin Iyaz ve Davud-u Tai, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin talebelerindendir.

   Bir mecliste adamın birisi “Ebu hanife hata etmiş” deyince, orada bulunan ünlü muhaddis Veki bini Cerrah şöyle demiştir: “Kıyastaki mahareti ile Ebu Yusuf ve Züfer, hadis ezber kabiliyetleriyle Yahya ibni Ebi Zaide, Hafs ibni Gıyas, Hibban ve Mendel, lügat ve Arapçadaki ilmiyle kasım ibni Ma’n, zühd ve veralarıyla Davud et-Tai ve Fudayl ibni ıyaz onun yanında bulunuyorken Ebu Hanife hata yapmaya nasıl muktedir olabilir?” (Hatib-i Bağdadi, Tarihu Bağdad: 14/247)

   Bu nakil açıkça göstermektedir ki, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin meclisinde sadece kuru ve farazi bir fıkıh tedris edilmemektedir. Aksine bu mecliste fıkıh, hadis, zühd, vera’ ve takva ehli kimseler iç içe bulunmaktadır ve ilim, bütün bu veçheelriyle tam ve kamil manada öğrenilip öğretilmektedir.

4- Yine zühd ve takva ehlinin büyüklerinden Abdullah ibni Mubarek (Radıyallahu anh) da İmam-ı Azam ebu Hanife’nin talebelerindendir.

5- Ünlü hadis imamı Süfyan ibni Uyeyne (Radıyallahu anh) de tasavvuf ehlinin ileri gelenlerindendir. (Bkz.Kelabazi, et-T’arruf, 23)

6- Özellikle hadis, Fıkıh ve Tefsir sahalarında, sadece bilgi sahibi olmakla kalmamış, aynı zamanda eser de yazmış olan hicri 3. Ve 4. Asır tasavvuf büyükleri arasında şu isimleri sayabiliriz:

   Ebu Muhammed Abdullah ibni Muhammed, Ebu Abdillah Ahmed ibni Asım er-Razi, Ebu Bekir Muhammed ibni Ömer ibni Fadl el-Verrak et-Tirmizi, Ebu Osman Said ibni İsmail er-Razi, Ebu Abdillah Muhammed ibni Ali et-Tirmizi, Ebu Abdillah Muhammed ibni Fadl el-Belhi, Ebu Ali el-Cürcani, Ebu’l Kasım ibni İshak ibni Muhammed Hakim es-Semerkandi (Radıyallahu anhum) (Kelabazi a.g.e. 29-31)

7- İhya-i Ulumiddin adlı eseriyle İslam dünyasında haklı şöhret kazamış bulunan İmam-ı Gazali, aynı zamanda büyük bir Fıkıh ve Usul-i Fıkıh alimi olan İmam-ı Gazali tasavvuf büyüklerindendir.

8- Ünlü hadis ve fıkıh alimlerinden hanefi mezhebine mensup Cemaleddin Ez-Zeylai (İmam-ı Merğinnani’nin el-Hidayesi ile Zemahşeri’nin Keşşaf’ındaki hadislerin tahririne dair yazdığı Nasbu’r-Raye ve Tahricu’l Ahadis ve’lAsar isimli eserleriyle meşhurdur.)
   Şafii mezhebine mensup Muasır ve arkadaşı el-Iraki (İmam-ı Gazali’nin İhya’sının hadislerini tahriç etmiştir) ve Takiyüddin İbni Daki-ki’l-İyd de Mutasavvıftırlar.

9- Hadis ilminde kaynak olan Nevadiru’l Usul adlı eserin sahibi hakim-i Tirmizi de mutasavvıflardandır.

10- Yine hanefi mezhebine mensup ünlü fıkıh ve hadis alimi Kemaleddin bni Humam da ehli tasavvufturç

11- Hadis hafızlarının son halkası diye anılan ve ilim denildiğinde akla gelen bütün sahalarda verdiği eserlerin miktarını yüzlerce cildi bulan Celaleddin es-Suyuti ve talebesi el-Mizanu’l-Kübra isimli fıkıh eserinin sahibi İmam-ı şarani de Ehli tasavvuftur.

12- Zahiri ve Batıni ilimleri birleştiren İmam-ı Rabbani, Molla Cami, Seyalükuti de ilim ve tasavvuf kanatlarıyla ilerleyen mutasavvıftırlar.

13- Osmanlı’nın son dönemine denk gelen 4 mezhebin müftüsü Ali Haydar el-Ehıshevi de tasavvuf yolunun büyüklerindendir.

   Burada sadece misal olması için zikrettiğimiz bu isimler, tarih boyunca Şer’i ilimler ile tasavvuf arasında herhangi bir çelişki olmadığının en sadık şahididirler.

   Akla gelen her türlü şer’i limde derinleşen bu gibi âlimlerin, ilimlerinin manevi yükselişte yeterli olmadığını anlayarak tasavvufa yönelmesi ve bir Allah dostunun elinden tutması, kendini müctehid zanneden reformistlere ve bu reformistlerin inkar çukuruna sürüklediği insanlara birer ibret olmalıdır.

http://www.ihvanlar.net

-DELİLLERİ İLE TASAVVUF BÖLÜMÜ İÇİN TIKLA-