Tesettürün Hikmeti Nedir?

Tesettür hikmeti hakkında yazılan bu makale, örtünmenin hikmetini anlamaya ve anlaşılmasına gayretle, “Giyim Kuşamın Hikmeti” başlığıyla İsmailağa Fıkıh Kurulu tarafından kaleme alındı. Darusselam olarak istifadenize sunuyoruz.

Giyim Kuşamın Hikmeti

Allah Teâlâ’ya hamt eder, Hz. Muhammed’e (Sallalahu Aleyhi ve Sellem), âl ve ashabına selam ederiz.

Allah Teâlâ hâkimdir. Her emrinde ve yasağında mutlaka hikmet vardır. Bizler bazen bunu bilebiliriz, bazen bilemeyiz. Fakat bilsek de bilmesek de mutlaka o emir ya da yasağın hikmeti vardır. Ayrıca bir emir veya yasağın birden çok hikmeti olabilir. Bu yüzden bir-iki hikmetini bilmemiz tüm hikmetlerini bilmemizi icap etmez.

Tesettür Hikmeti

Tesettür yani örtünme Allah Teâlâ’nın biz kullarına bir emridir. Aynı zamanda avret yerlerini açmak bir yasaktır. Kuşkusuz bunun da hikmetleri vardır. En doğrusunu mutlaka Allah Teâlâ bilir. Bununla birlikte aklın, naslardan hareket ederek tespit edebildiği bazı hikmetlerden bahsedebiliriz.

İslam’daki tesettür emrinin hikmetini üç esas başlık altında ele alabiliriz.

1. İnsan fıtratı, doğal hal yönüyle tesettür hikmeti

Fıtrat kelimesi, Arapça “f-t-r” kökünden türemiş olup sözlükte icat, başlangıç, Allah’ın dini, Peygamberin yolu; bir şeyi yarmak, yaratılış ve yaratmak gibi anlamlara gelmektedir.[1]

Fıtrat, belli bir yetenek ve yatkınlığa sahip olmayı ifade ettiği gibi ilk yaratılışta varlık türlerinin, temel yapısını ve karakterini, dış etkenlerden etkilenmemiş doğal durumunu belirtir. Fıtrat kelimesi haram ve çirkin işlerden uzak kalmak, ahlak ve din anlamında da kullanılmaktadır.[2]

Allah Teâlâ, diğer varlıkların çoğunda olduğu gibi insan vücudunda, doğuştan gelen fıtrî bir örtü vermek yerine, yaratılıştan gelen utanma ve hayâ duygusu var etmiştir. İnsana avret yerlerini örtecek bir örtü vermediğinden; yaratılışında onları herhangi bir örtü ile kapatması bilincini yerleştirmiş ve vücudunu örtme duygusunu ilham etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar.”[3]

Tesettür Hikmeti ve Gereğinin Farkedilmesi

Ayet-i Kerime’de Hazreti Âdem ile Hazreti Havva’nın yasaklanan ağaçtan tatmaları üzerine avret mahallerinin görünür hale geldiği zikredilmektedir.

Hazreti Âdem ve Havva’nın elbiseleri avret yerlerinin üzerinde bulunan bir nurdu.

Yaratılışlarında kendilerini utandıracak, çirkin görülen şeylerin farkında değillerdi. Ne kendilerinden ne de birbirlerinden bir şey görmüyorlardı. Şeytanın, onları vesvese ile kandırması insanlığa ilk kötülüğü olmuştur; onların yasak meyveden tatmaları da insanlığın ilk imtihanı olmuştur.

Bugün araştırma konusu yapılan geçmişteki ve halen mevcut ilkel kabilelerin çoğunun, genellikle medenî topluluklarda olduğu gibi giysileri olmadığı halde, ayıp yerlerini mutlaka örttükleri görülmektedir. Bu da örtünme güdüsünün insanın, insan olmak gibi bir gerçeğini ve ilk insan Hazreti Âdem’den günümüze dek insanların bir biçimde örtündüklerini doğrulamaktadır.

İslam’da tesettür kadın ve erkek için fıtratın bir gereğidir. Ayrıca kadınlar için erkeklerden ayrı olarak; bütün bedenlerini örtmeleri de fıtratın bir gereği olarak görülmüştür.

Tesettür kadınlar için fıtrîdir yani fıtratları bunu gerektirir. Çünkü yaratılış itibariyle zayıf ve naziktirler. Kendilerini ve çok sevdikleri yavrularını himaye edecek bir erkeğin yardımına muhtaç olduklarından erkeklerin nefretini kazanmamak için tesettüre fıtrî bir meyil gösterirler. Kadınlarda yabancı erkeklere karşı fıtraten bir korku vardır. Bundan dolayı da tesettüre ihtiyaçları vardır. Namahremlerin dikkatini çekmemek ve tecavüzlerinden korunmak için, örtüsü onlara bir siper ve bir sığınak olur.

Neslin devam etmesi için de tesettür gereklidir. Çünkü en uçarı erkek dahi karısını namuslu ister, kendisi gibi olmasını istemez. Hâlbuki tesettür, sadakati ve güveni temin eder. Açık saçıklık bu güveni yıkar ve güvensizlik meydana getirir.

2. Ahlâk ve toplum yönüyle hikmeti

Mahrem yerlerin örtülmesinin vücudun korunması ve süslenmesinden öncelikli olması; örtünmede, bedenin örtünmesinden ziyade ahlâkî bir yönün olduğunun ve bunun daha çok önemsendiğinin açık bir delilidir. İnsan tabiatının, hayvanınkinden tümüyle farklı olduğu açıktır. Bu sebeple Allah, insanlardan farklı olarak hayvanların doğuştan vücutlarını korunmuş ve örtülü bir şekilde yaratmış, bu nedenle de onlarda avretlerini örtmeleri için bir hayâ duygusu da vermemiştir.

Hazreti Âdem ve Hazreti Havva yasak meyveyi tatmadan önce bir bakıma çocuk gibi saf ve günahtan habersizlerdi; birbirlerinin cinsel özelliklerine ilgi duymuyorlardı.

Meyveyi tadınca avret yerlerini fark edecek duruma geldiler. Hazreti Âdem ve eşinin, mahrem yerleri açılınca, herhangi bir telkin altında kalmadan hemen örtmeye girişmeleri, insanda mevcut olan hayâ duygusunun fıtrî olduğunu; çıplaklığın ve teşhirin ise insandaki ahlâk duygusuna aykırı olduğunu kanıtlar.

İnsan, vücudunun güzelliklerini teşhir etmek için giyinmez; bilakis örtmek için giyinir. Giyim insanları tahrik için değil aksine o duyguyu kontrol etmek içindir. Bu nedenle örtünme sadece vücudu hava şartlarına karşı koruyan ve süsleyen bir nesne değil, daha çok ahlaki bir işleve sahiptir. Örtü herhangi bir giysi ya da kadına baskı aracı olmaktan çıkarak İslami bir hüviyet kazanır, insanı takva sahibi kılar. Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin en önemlisi olan elbise, hem vücudu koruyan, hem ahlâkı koruyan; hem de güzelleştirici bir unsur olmuştur.

3. Dinde samimi olma yönüyle yani takva yönüyle hikmeti

Takva kelimesi sözlükte korunmak, saygı duymak, itaat etmek, korkarak çekinmek, sakınmak, anlamına gelen Arapça “v-k-y” kökünden türetilmiştir.

Takva, din dilinde Allah korkusuyla günahtan kaçınmak, Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta titizlik göstermek, nefsi günahlardan arındırmak, harama düşme korkusuyla şüpheli şeylerden kaçınmak anlamında kullanılır. “Fücur” örtüyü yırtmak, takva ise fücurun aksine koruyucu bir örtü ve elbisedir.

Kur’an-ı Kerimde üç türlü giysiden bahsedildiğini söyleyebiliriz.

  1. Takva elbisesi.
  2. Sadece örtünme ihtiyacını karşılayacak olan basit ve sade elbise.
  3. Örtünmenin yanında ziynet maksadı da taşıyan kaliteli, temiz ve düzgün elbise.
1. Takva elbisesi[4]

Ruhu kötülüklerden koruyup örten, güzelliklerle bezeyip süsleyen bir elbisedir.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).”[5]

İslam’da elbise sadece insanın avret yerlerini örten, vücudu dış tehlikelere karşı koruyan, süsleyen bir nesne değil; insanı takva sahibi kılan bir araçtır.

Elbise ile takva arasında şöyle bir ilişki vardır: Biri bedenin ayıplarını örter ve güzelleştirir. Diğeri kalbin ayıplarını kapatır ve güzelleştirir. Bunlar birbirlerinin tamamlayıcılarıdır. Çünkü takvâ duygusu, bedendeki açıklığın çirkinliğini idrak ettirecek şuurun oluşmasına ve hayâ duygusunun meydana gelmesine vesile olur.

2. Sadece örtünme ihtiyacını karşılayacak olan basit ve sade elbise

“Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır.”[6]

3. Örtünmenin yanında ziynet maksadı da taşıyan kaliteli, temiz ve düzgün elbise

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey Âdemoğulları! Her mescit huzurunda ziynetinizi tutunun ve yiyin, için de israf etmeyin, çünkü o müsrifleri sevmez”[7]

Bu ayet-i kerimedeki ziynetten maksadın giysi olduğu müfessirler tarafından kabul görmüştür.  Buna göre sırf örtünme amaçlı elbise yanında ziynet amacı ve değeri taşıyan elbise de Allah’ın lütfu ve nimeti olarak anılmıştır.

Dolayısıyla kasıtlı olarak pejmürde kılık kıyafet giymeyi bir erdem görerek, bunu züht ve takvanın bir gereği saymak açık bir yanılgıdır. Güzel ve temiz elbise giymek en çok Müslümana gereken bir şeydir. Fakat ayet-i kerimenin devamının da işaret ettiği gibi israftan sakınılmalıdır. Bazılarının giysiye verdiği yıllık meblağ, diğerlerinin yıllık harcamasıyla eşit miktarda hatta daha fazlasını giysiye verenler de vardır. Buna dikkat edilmelidir. Fakihler üç ayrı takım elbiseyi ihtiyaç kapsamında görürlerken dördüncüyü ihtiyaç dışı görmüşlerdir. Hatta kişinin zekât almasına mani mal addetmişlerdir. Bir de güzel giyinmekten maksat hoş ve cazibeli gözükmek, ilgi çekecek derecede güzel giyinmek değildir. Aksine ilgi çekmeyecek şekilde giyinilmelidir. Avret yerlerini örtmesi, uzuvları belli etmemesi gibi İslami ölçülerinin yanı sıra kişiye kibir, kendini beğenme gibi duyguları da vermemelidir. Hatta insanı mütevazı kılacak, abartılı olmayan giysi olmalıdır.

Şık Giyinmek

Günümüzde Müslüman şık giyinmeli diyerek bir kavram kargaşasına yol açmaktadırlar. Zira Müslümanın şık giyinmesiyle kast edilen toplumun kabul edip takdir ettiği, hoş karşıladığı giysiyi kast etmektedirler. Hâlbuki Müslümanın ziynet elbisesini takınmasından maksat; temiz, bütçesine göre kaliteli ve Allah Teâlâ’nın rızasına uygun kibir ve insana kendini beğenme duygusu vermeyen giysidir. Bu yüzden bu konuda söylenen ve okunan ayet veya hadislerle kast edilenler arasında farklı duyguların girmemesi gerekir.

Allah Teâlâ, giysimizde en takva olanı nasip ve asan eylesin âmin!

HÜSAMETTİN VANLIOĞLU BAŞKANLIĞINDA FIKIH KURULU

 


Dipnotlar

[1] Ebu’l-Fadl Cemaluddîn Muhammed İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab

[2] Hayati Hökelekli, “Fıtrat”, DİA, TDV, İstanbul 1996, XIII, ss. 47-48, s. 47.

[3] A’raf/22

[4] Ayette geçen takva elbisesiyle ilgili olarak şunlar söylenmiştir: İkrime’ye göre: Muttakilerin kıyamet günü giyecekleri şeydir. Suddî, Katâde ve İbn Cüreyc’e göre: İmandır. Avfi’ye göre: Salih ameldir. Ziyad b. Amr’a göre: Yüzdeki güzel vakar ve ağır başlılıktır. Urve b. Zübeyr’e göre: Allah korkusudur. İbn Zeyd b. Eslem’e göre: Allah’tan korkup ayıp yerleri örtmektir.

[5] A’râf/26

[6] A’râf/27

[7] A’râf/31

Reklamlar

DİN ADAMININ PARAYA KARŞI MESAFESİ

   Kapitalizm’in altın çağını yaşadığı bir devirde hayat sürüyoruz ne yazık ki. Etrafımızda esen dünyevileşme rüzgarı, para tutkunluğu ve eşya düşkünlüğü vebası ister istemez sarıyor bizi tepeden tırnağa. Şahsiyetin, sanatın, elverişliliğin, erdemliğin geçer akçe kabul edilmediği ve bütün bunların yerine kirli bir kağıt parçasının yegâne hâkim güç telakki edildiği bir zaman bizimkisi. Herkesin, nasibini fazlasıyla aldığı sekülerleşme hastalığında diğer kimselere nispetle daha fazla göze batan bir zümre var: “din adamları”. Yaygın örfün de tepkiyle karşıladığı “din adamı ve para tutkusu” kavramları daha yüz kızartıcı ve nisbî olarak daha ziyâde suç teşkil eder durumda.

   Bu, dün de böyleydi bu gün de böyle. Bu yüzden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) vekili olduğunun idrakında olan ulema mesafeli durdular paraya her dem. Zira onlar varisi oldukları kıymet biçilmez sermayenin para kadar bir ikinci düşmanı olmadığının bilincinde olan insanlardı.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Bir koyun sürüsü üzerine salıverilen iki aç kurdun o sürüye zararı, kişinin mal ve makam hırsının dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.”[1] şeklindeki hadisi takva ve vakarlarını korumalarının paradan uzak durmaya bağlı olduğunu öğretiyordu onlara. Âlimin heves etmesi gereken birikimin ilmî birikim ve derlemek için çaba sarf etmesi gereken sermayenin de yetiştirdiği talebeler ve neşr ettiği eserler olduğunu talim ediyordu.

“Elbetteki Allah (celle celâlühû) ’ın, senin sebebinle bir adamı hidayet etmesi senin için kızık develerden daha hayırlıdır”[3] buyuran Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün çizdiği istikamette yürüdü onlar. Tek kuruş beklemeden hayatlarını orataya koyarak telif ettikleri muhalled eserlerle aydınlan mıyor muyuz asırlardır? Peygamber varisi olmanın muktezasını sahip oldukları zühd anlayışıyla ispat eden kadim ulema için şu âyet de ayrı bir hikmeti haiz: “De ki: Buna karşılık, sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanız) dışında herhangi bir ücret istemiyorum”.[3]

Canı pahasına yaptığı tebliğe karşı her hangi bir ücret istememiş Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sair nebiler. Sadece bir ücret istemiş insanlardan. O da: Rablerine giden, onları Allah (celle celalühû)’a bağlayıp muhabbetullaha eriştirecek bir istikamet tutmaları. Peygamber’in istediği ücret bu. Kıyamete kadar onların vazifesini icra edecek olan ulemanın da tavrı bu olmalı değil mi öyleyse?

Dine davet için yaptığı her türlü faaliyeti bu gayeyle yerine getirmeli âlimler. Rahle-i tedrisatında yetişmiş bir talebenin bir ayete mana vermesi dünyanın yekûnuyla kendine bahş edilmesinden daha kıymetli olmalı âlim için. Yetiştirdiği bir talebenin ondan aldığı ilmi neşr etmesi dünyevi kıymetlerin hiç biriyle tekabul edemeyecek kadar değerli olmalı alimin nazarında. Cehdü gayreti ilme hizmet, sermayesi yetiştirdiği talebeler, zenginliği saihp olduğu kitaplar, serveti telif ettiği kitaplar, zineti sinesinde taşıdığı takva ve haşyet duygusu ve yegane maksadı da rızayı Bârî olmalı âlimin.

Bunları söylerken, alimlerin de bir insan olduğunu unutuyor değilim elbette. Alimin de evlâdü iyâlinin rızkını temin mükellefiyeti ve maişetini temin gibi bir yükümlülüğü var tabi ki. Lakin konumuzun bu noktayla taallük eden bir yanı yok. Konumuz tamamen, gözlerini akçe bürümüş bir dünya adamı edasıyla “dini ve ilmi nasıl daha fazla dünyevi metâ’’ elde etmeye vesile kılabilirim” düşüncesiyle hareket eden bir alim olmamak gerektiğiyle ilgili. Meselemizle ilgili öz hakikat; suyun üzerinde seyr etme zarureti olan geminin üzerinde yol aldığı suyu içine almaması gerektiği misalinde gizli.
Ne mutlu idrak edip amel edebilene…

ÖMER FARUK KORKMAZ
————————————–

[1] Tirmizi, “Zühd”, No: 2376, Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXV/61, No: 15784, İbn Hibbân, Sahih, No: 3228, Dârimi, Sünen, Taharet”, No: 2772
[2] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 5818, İbn Hibbân, Sahih, No: 6932
[3]Furkan, 57

EHL-İ SÜNNET NAZARINDA HZ. MUAVİYE RADIYALLAHU ANH

   Sahabe İslamın omurga kuşağıdır. Bunun böyle olduğunu bilen sahabe tenkitçileri omurgayı zedelemek ve bütünüyle bünyeyi teslim almak için cerh etmeye çalışırlar sahabeyi. Kimsenin masumiyetlerini savunmadığı ashab-ı kirâmı beşer icabı kendilerinden sadır olan bir kısım hataları üzerinden eleştirerek hedeflerine varmak isterler.

Sahabe arasındaki ihtilaflar ve anlaşmazlıklar bulunmaz bir nimettir onlar için. Allah (Azze ve Celle) tarafından tayin edilmiş bir hakemmişçesine bu kargaşalardaki haklıyı tespit etme adına bir kısım sahabilerin hata ve açıklarını ibraz etme gayreti güderler. Tarihteki kökleri: Şia, Havâric, Mu’tezile ve Cehmiyye gibi bidat fırkalara dayanan bu sapkın akımın günümüzdeki tezahürü de farklı veçheleriyle çıkıyor karşımıza. Dünden bu güne devam edegelen bu arızalı cereyana karşı, itikadî duruşunu Kur’an ve sünnet bütünlüğü istikametinde tanzim eden müslümanların müteyakkız olmaları gerekiyor.

Sahabe tenkitçiliği dendiğinde akla ilk gelen sahâbî Muaviye (radıyallahu anh)’dir şeksiz şüphesiz. Hz. Ali (radıyallahu anh) ile arasında geçen bir kısım savaşlar ve istismarcı taife tarafından kasıtlı olarak yanlış aks ettirilen bazı vakıalar Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’nin şahsında bütün sahâbeyi müminlerin nazarındaki mevkilerinden düşürmek için malzeme olarak kullanılmaktadır. Böylelikle bu tarz iftiraların aslî hüviyetini araştırıp öğrenme altyapısına sahip olmayan müminlerin sahabe algısı zedelenmiş olacak ve sahabenin naklettiği dinî müktesebâta da şâibe düşmüş olacaktır. Dünden bu güne ardı arkası kesilmeyen sahabe tenkitçiliğinin ardında yatan esas niyet budur.

   Kur’an’a itiraz etme mertliğini gösteremeyenlerin sünnete ve hadislere, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e karşı koymaya cüret edemeyenlerin sahabeye saldırdığı bir ilhâd silsilesi bu. İslam uleması bu silsilenin güttüğü amacı o üstün basiretleriyle görmüş ve müminleri bu hususta müteyakkız olmaya davet etmiştir.

Ebu Zür’a er-Râzî’nin “ Bir adamın Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) ’ın ashabından birini ayıpladığını görürsen bil ki; o zındıktır. Zira bizim nazarımızda Kur’an haktır, Resül haktır. Bu Kur’an’ı ve sünnetleri bize Resülullah’ın ashabı nakletmiştir. Bunu yapanlar bizim şahitlerimizi iptal ederek esasında Kur’an’ı ve sünneti hükümsüz bırakma peşindedirler. Böyle kimselere yaraşan cerh edilmeleridir. Ve onlar zındıklardır. ”[1] şeklindeki sözü bunun örneğidir.

[Ehl-i Sünnet Hiçbir Sahâbiyi Kötülemez]

Sahih İslam inancı demek olan Ehl-i sünnet itikadında sahâbenin tamamına muhabbet beslemek ve onlara tazim hususunda aralarında hiç bir ayrım gözetmemek imanın bir gereğidir. İmam et-Tahâvî ehl-i sünnet itikadının temel parametrelerini anlattığı o meşhur akide metninde şöyle diyor bu konuda: Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’ın ashabını severiz ve onlardan hiç birini sevme konusunda tefrite düşmeyiz. Hiç birinden de teberri etmeyiz. Ashaba buğzedip hayırla yad etmeyenlere biz de buğz ederiz. Ve biz onları ancak hayırla anarız. Onları sevmek dindir, imandır ve ihsandır. Onlara buğz etmek ise küfürdür, nifaktır ve tuğyan/azgınlıktır.” [2]

Ashab-ı kirâma bakışımızın nasıl olması gerektiği hususunda istikamet yönümüzü tayin eden bu ifadeler eslâfımızın sahabe konusundaki mutedil duruşunu yansıtması açısından çok önemlidir.

Ehl-i sünnet ulema sahabe arasında meydana gelmiş bir takım ihtilaf ve anlaşmazlıklarda da benzeri bir mu’tedil tutum sergilemişlerdir. Bu hadiseleri müslümanların gündemlerine taşıyıp haklı haksız incelemelerine girmenin faydadan çok zarar getireceği düşüncesiyle konuşmamayı eslem yol kabul etmişlerdir.

Ömer b. Abdülaziz (Rahmetullahi aleyhe) ’e “ Sıffîn ehli hakkında ne dersin? ” denildiğinde söylediği “ Bunlar Allah’ın benim ellerimi temiz tuttuğu kanlardır. Lisanımı bunlara bulaştırmak istemem ” [3] şeklindeki söz bu konularda konuşmanın anlamsızlığı ve zararını anlatması bakımından numune kabul edilebilecek bir sözdür.

Akaid İmamlarımızdan İmam et-Teftâzânî de sahabenin ihtilafları mevzuunda takınmamız gereken tavrı şöyle özetler: “Aralarında meydana gelen çekişmeler ve muharebelerin hamledileceği noktalar ve teviller vardır. Onlara sövmek ve haklarında kötü konuşmak şayet Hz. Aişe (Radıyallahu anha)’ye zina iftirasında bulunmak gibi kat’î delillere muhalif olan türdense bu küfürdür. Aksi takdirde bidattır.” [4] İmam et-Tahâvî ve et-Teftâzânî’den yaptığımız bu nakiller bir şahsın sahih bir itikada sahip olmasında sahabe inancının belirleyici unsur olduğunu göstermektedir.

İmam-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu) de şöyle söylüyor bu konuda: [5] “Hz. Ali (radıyallahu anh)’nin Muaviye (radıyallahu anh) ile muharebe ve çekişmesi hilafete olan meyli ve rağbeti sebebiyle olmamıştır. Bilakis, devlet başkanına karşı gelenle savaşmanın farz ve zaruri oluşundandır. Nitekim Cenab-ı Hak “Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın” [6] buyurmaktadır.

Sözün özü, Hz. Ali (radıyallahu anh) ile savaşanlar tevil ile başkaldırdıkları ve içtihat sahibi oldukları için her ne kadar bu içtihatlarında hatalı olsalar dahi haklarında kötü konuşulmasından, kınanmaktan, fıska ve küfre nispet edilmekten beridirler. Hz. Ali (radıyallahu anh) de onlar hakkında: “Kardeşlerimiz bize başkaldırdılar. Fakat onlar ne fasıktırlar ne de kafirdirler. Çünkü ellerinde tevil var” demiştir. İmam Şafii şöyle demiştir –ki bu Ömer b. Abdülaziz’den de nakledilmektedir: “Bunlar (hadiseler) Allah’ın ellerimizi kendisinden temiz kıldığı olaylardır. Biz de dillerimizi temiz tutalım.”

“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” [7]

[Muaviye (radıyallahu anh) Kapının Kulpudur]

İslâm’ı manen tahrif etme niyetinde olup sahabenin tamamını tezyif etmeyi göze alamayanlar Muaviye (radıyallahu anh) üzerinden İslam’a ve sahabeye saldırmaktadırlar. Bu anlamda Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’nin bir müslümanın itikadî istikameti ve din bütünlüğünün ölçülüp tartılmasında bir mihenk taşı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Nitekim Abdullah b. Mübarek’in “Muaviye bizim nazarımızda bir imtihandır. (معاوية عندنا محنة) Kimin Muaviye’ye kem gözle baktığını görürsek onu ashabın tamamını kastetmekle itham ederiz” [8] şeklindeki sözü de söylediğimizi tasdik eder mahiyettedir.

Muaviye (radıyallahu anh)’ye kapının kulpu denmesinin sebebi de budur. Zira her hangi bir kapıyı aşıp onun ardındaki yerlere varmak isteyenlerin kulpla olan münasebeti herkesçe malumdur. İmam en-Nesâî’ ye “Muaviye hakkında ne dersin?” diye sorulduğunda “İslam kapısı olan bir ev gibidir. İslâm’ın kapısı sahâbedir. Sahabeye eziyet edenin İslam’a kastı var demektir. Kapıyı delen kişinin kapıdan girmeye kastının olduğu gibi. Muaviye’yi tenkit eden kişinin asıl maksadı sahabedir” [9] şeklinde verdiği cevap bir kimsenin sahabeye bakış açısını Muaviye (radıyallahu anh)’ den ölçebileceğimiz anlamına gelmektedir. Rebî’ b. Nâfi’ el-Halebî’ nin “Muaviye Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın ashabı için bir perdedir. Bir adam perdeyi açtığında perdenin arkasına (taşkınlık yapmaya) cüretlendi demektir” [10] şeklindeki manidar sözü de bu meyanda ehemmiyet arz etmektedir.

[Allah Resulü’ nün Dua ettiği Sahâbî: Hz. Muaviye]

Hz. Muaviye (radıyallahu anh) Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’ın duasına mazhar olmuş bir mübarek sahâbidir ehl-i sünnet nazarında. Kaynaklarımız, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in Muaviye (radıyallahu anh)’ye farklı zaman ve mekanlarda muhtelif dualarda bulunduğunu kaydetmektedir. Nitekim Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bir keresinde onun için “Allah’ım, onu doğru yolu gösteren ve doğru yolda olan biri kıl ve onunla (insanları) hidayete eriştir” [11] şeklinde dua ettiği çok meşhur bir rivayet olarak nakledilmektedir.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in duasının müstecap olduğunda kuşku yoktur. Böylesine müstecap ve mübarek bir duaya nail olmuş bir sahâbînin fazileti hususunda nasıl şüphe duyulabilir? [12] Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün hidayeti için, hayırlara vesile olması ve insanların hidayet rehberi olması için dua ettiği bir sahabîye karşı bize düşen tek şey onu tazim ve hürmetle yâd etmektir.

Allah Resulü (sallallahu aleyhi vesellem)’nün Muaviye (radıyallahu anh)’ ye duası bununla sınırlı değil elbette. “Allah’ım Muaviye’ye hesabı, kitabı öğret ve onu azaptan koru” [13] şeklindeki duası Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in Muaviye (radıyallahu anh) için yaptığı bir başka duadır. Bu mübarek dünyanın dünyadaki bir tezahürü olarak Cenab-ı Hak Muaviye (radıyallahu anh)’ye vahiy katipliği gibi mübarek bir vazifeyi nasip etmiştir. [14]

Hz. Peygamber vahit kâtipliğinin dışında bir takım mektupları yazması için de Hz. Muaviye’yi çağırdığı rivayetlerde zikredilmektedir. Nitekim, Mesruk b. Vâil Allah Resulü (sallallahu aleyhi vesellem)’ne gelip müslüman olunca kavmini İslam’a davet edecek bir takım adamlar göndermesini istemişti Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’tan. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de Muaviye (radıyallahu anh)’ye emr edip bir mektup yazdırmış ve bu zatın kavmine davetçi olarak Ziyad b. Lebîd’i göndermiştir. [15]

Bu mübarek nebevî duanın müstecâb oluşunun dünyadaki tecellisi bu şekilde tezahür ettiğine göre ahiret tecellisi de –biiznillâh- Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’nin azaptan korunmasıyla tahakkuk edecektir. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in umûmî anlamda Muaviye (radıyallahu anh)’ye dua ettiğini anlatan şu rivayette konumuza ışık tutmaktadır: Ümmü Haram kendisinin Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’den: “Ümmetimden ilk olarak denizde gaza eden kimseler (mağ¬firet olunmayı veya cenneti kendilerine) vâcib kılmışlardır” buyurur¬ken işittiğini anlattı. Ve dedi ki: “Ben de: “Yâ Rasûlellah (sallallahu aleyhi vesellem)! Ben bunların içinde miyim?” diye sordum; “Sen onların içindesin” buyurdu. Bundan sonra Pey¬gamber (sallallahu aleyhi vesellem) : “Ümmetimden Kayser şehrine ilk kez gaza eden ler de mağfiret olunmuşlardır” buyurdu. “Ben bunların içinde miyim yâ Rasûlellah?” diye sordum. “Hayır!” diye cevap verdi. [16] Bu rivayette Hz.

Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetinden ilk kez deniz muharebesi yapanlara duada bulunmuştur. Ve İslam tarihinde bu şerefe nail olmuş ilk şahıs da Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’dir. [17]

[Ümmet-i Muhammed’ in Dayısı: Hz. Muaviye]

Kur’an-ı Kerim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşlerinin müminlerin anneleri olduğunu ifade eder. [18] Muaviye (radıyallahu anh) ise Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in mübarek zevcelerinden Ümmü Habîbe annemizin kardeşidir. Bu itibarla ümmetin dayısıdır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün akrabalarına -mümin oldukları sürece- tazim ve hürmet göstermemiz mümin olarak bir vazifedir bizler için. Zira “De ki: “Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum” [19] şeklindeki ayet-i kerime kimi müfessirler tarafından

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in, bizden, akrabalarına karşı sevgi beslenmemizden başka bir şey istemediği şeklinde tefsir edilmiştir. [20] Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’ın dünya ve ahiretimizi kurtaracak tebliğine karşı onun akrabasına göstermemiz gereken tazime riayet etmeyip onlardan biri hakkında tenkitvari konuşmak en hafif tabirle nankörlük ve hadsizliktir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’le arasında kan bağı bulunan akrabası ile sıhriyet yoluyla ona yakın olanlar arasında bu hususta bir ayrım yapılamaz. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in “Benim hısmım ve nesebim dışındaki bütün nesepler ve sıhriyetler kesilecektir” [21] şeklindeki hadisleri hısımlığının da mukaddes olduğunu tasrih etmektedir. Seleften el-Meymûnî Bu hadisi Ahmed b. Hanbel’e zikrederek “Bütün bunlar Muaviye (radıyallahu anh) için de geçerli midir?” dediğinde İmam Ahmed “evet” demiştir. [22]

Aynı el-Meymûnî (rahimehullah) şöyle nakl ediyor: Ahmed b. Hanbel’e Muaviye (radıyallahu anh)ve İbn Ömer (radıyallahu anh)’in müminlerin dayısı olup olmadıklarını sordum “Evet, Muaviye (radıyallahu anh), Ebu Süfyân’ın kızı Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’nin eşi Ümmü Habîbe (radıyallahu anha)’nın kardeşidir, İbn Ömer (radıyallahu anh) de Nebî’nin eşi Hafsa (radıyallahu anha)’nın kardeşidir” dedi. O halde “müminlerin dayılarıdır” diyebilir miyiz? Dediğimde “evet” diye cevap verdi. [23]

[Ümmet’in, Hakkında Hüsn-ü Şehâdette Bulunduğu Zât: Hz. Muâviye]

Başta sahabe-i kiram olmak üzere tabiun ve tebe-i tabiin neslinden İslam büyüklerinin de hakkında hüsn-ü şehâdette bulundukları bir zattır Hz. Muaviye (radıyallahu anh). İbadetlerindeki sünnete ittibanın keyfiyetine dair Ebud Derdâ (radıyallahu anh)’nın “Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’tan sonra sizin şu Emîriniz (Hz. Muaviye (radıyallahu anh))’nin namazından daha çok Allah Resulü (sallallahu aleyhi vesellem)’nün namazına benzeyen bir başkasını görmedim” [24] şeklindeki şehâdeti bunlardan bir tanesidir sadece. Sahabenin önde gelenlerinden olan Ebu’d-Derdâ (radıyallahu anh)’nın onun hakkındaki bu şehâdeti Muaviye (radıyallahu anh)’nin İslam’ın direği mesabesindeki namazı ikâme etmek hususunda ne kadar müstakim bir sahâbî olduğunu göstermektedir.

Muaviye (radıyallahu anh)’ye dair ashabın ve ümmetin şehâdeti sadece ibadet tarafına yönelik değildir. Bir devlet başkanı olmasına dair şehâdetleri de vardır ashabın. Bu bağlamda aşere-i mübeşşereden olan Sa’ b. Ebî Vakkas’ın “Osman (radıyallahu anh)’dan sonra şu kapının sahibi (Muaviye (radıyallahu anh))’den daha çok haklıya hakkını veren bir başkasını görmedim” [25] şeklindeki sözü de Muaviye (radıyallahu anh)’nin hilafetinde ne denli hak-hukuka riayet eden bir devlet başkanı olduğunu resm etmektedir. Hakeza İbn Abbas (radıyallahu anh) gibi yüce bir sahâbînin “ Muaviye (radıyallahu anh)’den daha çok hilafete layık olan birini görmedim” [26] demesi de onun halifeliği ne kadar adalet zemininde yürüttüğünün bir başka delilidir.

Hz. Ömer (radıyallahu anh) Umeyr b. Sa’d el-Ensârî (radıyallahu anh)’yi Humus’taki görevinden alıp yerine Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’yi tayin etmiştir. Bu olay üzerine insanlar: “Umeyr (radıyallahu anh) ’i azl edip yerine Muaviye (radıyallahu anh) ’yi mi görevlendirdi?” gibi dedikodulara başlayınca vazifeden azl edilen Umeyr (radıyallahu anh): “ Muaviye (radıyallahu anh)’yi ancak hayırla yâd ediniz. Zira ben Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) ’ın onun için ‘Allah’ım, (insanları) onunla hidayete eriştir’ buyurduğunu işittim” demiştir. [27]

İbn Kesir bunu söyleyen kişinin görevden alınan Umeyr değil de Muaviye (radıyallahu anh)’yi göreve atayan Hz. Ömer (radıyallahu anh)’in olmasının daha doğru olduğunu söyler. Zira mazeret beyan etme makamında olan kişi Umeyr (radıyallahu anh) değil Ömer (radıyallahu anh) dir. [28] Hz. Ömer (radıyallahu anh) gibi ulu bir sahâbînin onu Humus’a tayin etmekten öte tezkiye edici mahiyetindeki şu sözleri dahi Muaviye (radıyallahu anh) hakkında kötü kelam etmenin büyük bir vebal taşıyacağının göstergesidir.

[Netice]

Muaviye (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in vahiy kâtipliğini yapmış ve onun muhtelif dualarına mazhar olmuş olan, sahabenin fakihlerinden kabul edilen bir sahâbîdir. Peygamberlerin dışında hiç kimsenin masum olmayacağını bilenler Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’nin de bir takım içtihat hatalarının ve beşerî kusurlarının olabileceğini bilir ve söylerler. Ehl-i sünnet ulema onun Hz. Ali (radıyallahu anh) ile yaptığı savaşta içtihat hatası yaptığını ve bir ecir aldığını söylemişlerdir.

Ancak ehl-i sünnet alimlerin bu husustaki mülahazaları bu aşamadan öteye geçmemiş ve bu husustaki bir kısım hadis-i şeriflerden hareketle bu anlaşmazlıkları konuşmanın sahabeyi ve Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i üzeceğini dile getirmişlerdir. Ayrıca bunları konuşmanın sahabeyi yaralamak ve sahabeyi yaralamanın da dine darbe vurmak anlamına geleceğini de tespit etmişlerdir.

Bu yüzden bizler de bu gün, tazim ve hürmet noktasında hiç bir ayrım gözetmeksizin tüm sahabeyi hayırla yâd etmeliyiz tıpkı eslâfımız gibi. Bunun aksine gösterilen tavırların ve ortaya atılan mülahazaların Muaviye (radıyallahu anh) üzerinden müslümanların sahabe algısını zedelemek, zihinlerini bulandırmak ve İslam esaslarına şüphe düşürmek gibi niyetler taşıdığından zerre şüphe etmemeliyiz. Her şeylerini İslam’a feda etmiş sahabeyi savunamadığımız, onların tenkit edildiği mecralarda suspus kaldığımız bir dünyada yaşamanın da anlamsız olduğu şuurunda olmalıyız her dem.

Cenab-ı Hak bu şuurla yaşayıp bu şuurla ölmeyi nasip eylesin bizlere.

Âmin, Yâ Mücîbe’s-Sâilîn…

ÖMER FARUK KORKMAZ
————————————
[1]el-Mizzî, Yusuf b. Zeki Abdurrahman Ebul Haccâc, Tehzîbu’l-kemâl fî esmâi’r-ricâl, Müessesetu’r-risale, Beyrut-Lübnan, 1980, B.I, XIX/ 96, Hatip el- Bağdâdî, el-Kifâye fî ilmi’r-rivâye, elMektebetu’l-İlmiyye, Medine-i Münevvere, I/49
[2]Ebu Ca’fer et-Tahâvî, el-Akîdetu’t-Tahâviyye, Daru İbn Hazm, Beyrut-Lübnan, 1995, Baskı: I, s. 29
[3] Ebu Tahir es-Silefî, Sadruddin el-Isbehânî, et-Tuyûriyyât, Mektebetu Edvâi’s-selef, Riyat, 2004, B.I, IV/1318, No: 1277, Ebubekir ed-Dîneverî, el-Mücalese ve Cevâhiru’l-ilm,Daru İbn Hazm, Beyrut-Lübnan, 1419, V/148, No: 1965, Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-evliyâ, Daru’l-kitabi’l-arabî, Beyrut, IX/114, İbn Abdilber, Cami’u beyâni’l-ilm ve fadlih, Daru İbni’l-cevzî, Suud, 1994, B.I, II/934, No: 1778
[4] Sa’duddin et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, Mektebetu’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, Kahire, 1987, Baskı:I, s. 102
[5] İmam-ı Rabbânî, Ahmed el-Fârukî es-Serhendî, el-Mektûbât, II/150
[6] Hücurât, 9
[7] Haşr, 10
[8] İbn Asâkir, Tarihu Dımeşk, LIX/209
[9] el-Mizzî, a.g.e., I/340
[10] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru Hicr, 1997, Baskı: I, XI/450
[11] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXIX/426, No: 17895, Tirmizi, Menâkıb, No: 3842, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 656, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, No: 311, Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, VIII/358,
[12] Ali el-Kârî, Mirkâtu’l-Mefâtîh, Daru’l-Fikr, Beyrut-Lübnan, 2002, Baskı: I, IX/4022
[13] Taberânî, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, No: 333, Ebubekir el-Hallâl, es-Sünne, Daru’r-Râye, Riyat, 1989, Baskı:I, No: 696, Buhâri, et-Târîhu’l-Kebîr, Dâiretu’l-Me’ârifi’l-Usmâniyye, Haydarâbâd, VII/327
[14] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV/398, No: 2651
[15] İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1415, Baskı: I, III/389
[16] Buhârî, “Kitâbu’l-Cihâd”, No: 2766, Hâkim, el-Müstedrek, No: 8668, Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 323, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, No: 444
[17] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1379, VI/102
[18] Ahzâb, 6
[19] Şûrâ, 23
[20] Taberî, Cami’u’l-Beyân, Müessesetu’r-Risâle, 2000, Baskı: I, XXI/524
[21] Ebubekir el-Hallâl, es-Sünne, No: 654
[22] el-Lâlekâî, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâ’a, No: 2786
[23] el-Hallâl, es-Sünne, No: 657
[24] Taberânî, Müsnedu’ş-Şâmiyyîn, No: 282
[25] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, XI/435
[26] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, XI/439
[27] Tirmizi, “Menâkıb”, No: 3843, Muhibbuddin el-Hatib, el-Avâsım mine’l-Kavâsım ta’lîki, Vizâretu’ş-Şuûni’l-İslamiyye, Suud, 1419, Baskı: I, s. 80
[28] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, XI/408

Ayet ve Hadislerde Tesettür

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla,

Âlemlerin rabbi Allah Teâlâ’ya hamd, Peygamber Efendimiz Sallellahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem’e, Ehl-i Beyti’ne ve Ashab-ı Kiram’a salat ve selamdan sonra:

İslam dinin emri gereği olan kadının örtünmesi/tesettürü ile ilgili olarak Kuran-ı Kerim’de birden fazla ayet-i kerime nazil olup bu ayet-i kerimelerde aralarında anlam bakımından yakınlık bulunan birkaç kelime kullanılmıştır.

Kuran-ı Kerim’in kullandığı kelimelerden birisi “başörtüsü” anlamına gelen “himar”ın cemisi olan “humur”dur. Nur suresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Mümin kadınlara söyle, gözlerini (haramdan) yumsunlar ve avret yerlerini örtsünler. Görünenler (bir görüşe göre, yüz, el ve ayaklar) dışında kalan ziynet (mahalleri olan vücutlarının diğer yerlerini) açığa çıkarmasınlar. Himarlarını (başörtülerini) yakaları üzerine atsınlar…”[1]

Diğer bir kelime ise “örtü” ve “perde” anlamına gelen “hicab” kelimesidir. Hicab ayeti olarak da bilinen Ahzab suresinin 53. ayet-i kerimesinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“… Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz vakit hicab (örtü) arkasından isteyin. Böylesi hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha nezihtir…”[2]

Kuran-ı Kerim’de zikri geçen tesettürle ilgili diğer bir kelime ise “bütün bedeni saran bir giysi”, “baştan aşağı örten –milhafe/çarşaf gibi– örtü anlamına gelen “cilbab” kelimesinin cemisi olan “celabib”dir.[3]

Cilbab ayet-i olarak da bilinen ve örtünmeyi tarif eden Ahzab suresinin 59. ayet-i kerimesinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle; cilbablarını üzerlerine sarkıtsınlar. Bu (iffetli olmayan kadınlardan ayrılacak şekilde) tanınmalarını ve eziyet görmemeleri (ni sağlamak) için daha uygundur.”[4]

Cilbab  ayet-i kerimesinin nazil olmasına sebep olan olayla ilgili olarak İmam Buhari’nin Sahih’inde ve İmam Müslim Sahih’inde geçtiği üzere Ezvac-ı Mutahharattan Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemiz rivayet etmektedir ki: “Peygamber Efendimiz Sallellahu Teala Aleyhi ve Sellem’in hanımları abdest ihtiyacı için gece dışarı çıkmaktaydılar. Hazreti Ömer Radıyallahu Teâlâ Anh ise Peygamber Efendimiz Sallellahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem’e hanımlarına örtünmelerini emretmesini söylemekteydi. Ancak Peygamber Efendimiz Sallellahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem (vahiy beklentisi içinde[5]) hanımlarına örtünmelerini emretmemekte idi. Bir gece Peygamber Efendimiz Sallellahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem’in hanımı Hazreti Sevde bint Zema Radıyallahu Teâlâ Anha dışarı çıkmıştı. Hazreti Sevde Radıyallahu Teala Anha uzun bir kadın idi. Kendisini (uzunluğu sebebiyle tanıyan) Hazreti Ömer Radıyallahu Teala Anh örtünme emrine dair vahiy nazil olması için çok istekli olduğu için: Ey Sevde! Seni tanıdık (tanınıyorsun) diye seslendi. Bu olayın akabinde Allah Teâlâ hicab/örtünme ayet-i kerimesini indirdi.”[6]

Hicab ayet-i kerimesinin nazil olmasından Müslüman kadınlar hakkında tesettür/örtü farz kılınmadığı için tanınabilecek bir kıyafet içinde bulunabilmekte ve erkeklerin bulundukları meclislere de gelebilmekteydiler. Nitekim Hafız İbn Hacer el-Askalani (v. 852) meşhur şerhi Fehtu’l-Bari’de şöyle demektedir: “Hicab ayet-i kerimesi nazil olmadan önce kadınların erkeklerle bir arada bulunmalarına (şeri) bir engel bulunmamaktaydı. Ancak hicab ayet-i kerimesi nazil olduktan sonra ise sadece eşleri ve mahremleri ile bir arada bulunabilirler.[7]

Nitekim Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemiz rivayet etmektedir ki: “İlk geldiklerinde Medine’nin havasına alışkın olmamaları sebebiyle babası Hazreti Ebu Bekir ve Bilal-i Habeşi Radıyallahu Teala Anhuma hasta olmuş ve Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha kendilerini ziyaret ederek “Babacığım nasıl hissediyorsun?” ve “Ey Bilal! Nasıl hissediyorsun?” şeklinde durumlarını sormuştur.[8]

Hadis-i şerifi şerh eden alimlerimizden Şemsüddin el-Kirmani (v. 786) Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemizin yabancı olan Hazreti Bilal-i Habeşi Radıyallahu Teala Anh’ı ziyaret edip halini sormasının caiz olmayacağı şeklinde itirazın cevabında birkaç ihtimal zikretmiştir. el-Kirmani, ya bu olay hicab ayet-i kerimesi nazil olmadan önce vuku bulmuş, veya Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemiz daha buluğa ermemiş ya da tedavi amaçlı orada bulunmaktaydı demiştir.[9]

Ancak bu olayın hicretin ilk zamanlarında dolayısıyla hicab ayet-i kerimesi nazil olmadan çok önce vuku bulduğu diğer hadis şarihi alimlerimiz tarafından açıkça ifade edilmektedir.[10]

Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemize iftiranın atıldığı kıssayı aktaran meşhur uzun ifk hadis-i şerifinde zikredildiği üzere annemiz Radıyallahu Teala Anha kaybolan gerdanlığını ararken kendisinin bindiği devenin hörgücünün içinde olduğu zannedilerek kafile yola koyulmuş, gerdanlığı bulduktan sonra geldiğinde ise kafileyi bulamamıştı. Ordunun gerisinden gelen Hazreti Safvan b. Muattal es-Sülemi Radıyallahu Teâlâ Anh o uyurken bulunduğu yere ulaşıp onu tanımıştı. Zira kendisini hicab ayet-i kerimesi nazil olmadan önce tanımaktaydı. Diğer bir rivayette ise Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemiz, Hazreti Safvan b. Muattal Radıyallahu Teala Anh’ın hicab ayet-i kerimesi nazil olmadan önce evlerine geldiğini, evinde onu hoş karşılamayacağı bir davranışta bulunurken görmediğini söylemektedir.[11] Hazreti Safvan b. Muattal Radıyallahu Teala Anh, sesli bir şekilde istirca ayet-i kerimesini[12] okuyarak Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemizi uyandırmış ve onu deveye yükleyerek kafileye yetiştirmiştir…[13]

Kadınların erkeklerin kendilerini tanımalarına engel olmayacak şekilde giyinmiş olduklarını veya erkeklerle bir mecliste bulunduklarını ifade eden bu tür rivayetler “cilbab” ve “hicab” ayet-i kerimelerinin nazil olmasından önceydi. Söz konusu ayet-i kerimeler nazil olduktan sonra şeri örtü asr-ı saadetin sahabiye hanımlarının en titiz dikkat ettikleri hususlardan olmuştur. Nitekim Hazreti Aişe Radıyallahu Teala Anha annemizden rivayet edildiği üzere şöyle demektedir: “Allah Teala hicrete ilk dönemlerde nail olan muhacir kadınlara rahmet etsin. Zira onlar, “…Himarlarını (Başörtülerini) yakaları üzerine atsınlar…” ayet-i kerimesi nazil olunca hemen peştamal bezlerini (n kalın olan tarafından[14]) yırtıp onlarla başlarını örtmüşlerdir.”[15]

Ümmü Seleme Radıyallahu Teala Anha buyurmaktadır ki: “Ahzap suresinden “cilbablarını üzerlerine sarkıtsınlar…” ayet-i kerimesi nazil olunca Ensari kadınlar dışarı siyah elbiseler içinde sanki başlarında siyah kargalar varmış gibi bir görüntü içinde çıktılar.”[16]

Netice olarak Peygamber Efendimiz Sallellahu Teala Aleyhi ve Sellem’in hadis-i şerifleri, cilbab kelimesinin tefsiri bağlamında sahabe ve tabiinden gelen farklı tabirler ve asr-ı saadet kadınlarının tesettür uygulamalarıyla ilgili zikrettiğimiz örneklerden hareketle örtünme hususunda o zamanın kadınlarının özellikle dikkat ettiği hususları şu şekilde özetleyebiliriz.

  • Şeri tesettür amaçlı giydikleri kıyafetin bütün bedenlerini tepeden tırnağa örtmüş olmasına,
  • Kıyafetlerinin bol olup beden uzuvlarını belli etmemesine,
  • Süslü ve cazip olmamasına,
  • Şeffaf olmamasına özen göstermekteydiler.

[1] Nur suresi, Ayet no: 31.

[2] Ahzab suresi, Ayet no: 53.

[3] Celalüddin es-Süyuti, ed-Dürrü’l-Mensur, 12/141-142.

[4] Ahzab suresi, Ayet no: 59.

[5] İbnü’l-Mülakkkin, et-Tevdih li Şerhi’l-Camii’s-Sahih, Daru’l-Felah, Katar, 4/122; İbn Hacer, Fethü’l-Bari bi Şerhi Sahihi’l-Buhari, Daru Taybe, Riyad, 1/432.

[6] Sahih-i Müslim, Hadis no: 18 (2170); Sahihü’l-Buhari, Hadis no: 146 ve 6240; İbn Hacer, Fethü’l-Bari bi Şerhi Sahihi’l-Buhari, 1/431; Celalüddin es-Süyuti, ed-Dürrü’l-Mensür fi’t-Tefsiri bi’l-Mesür, Merkezü Hecer, Kahire, 12/139-145.

[7] İbn Hacer, Fethü’l-Bari, 1/513.

[8] Sahihü’l-Buhari, Hadis no: 3926, 5654 ve 5677; el-Muvatta, Hadis no: 3318.

[9] Şemsüddin el-Kirmani, el-Kevakibü’d-Derari, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 20/184.

[10] İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhari, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad 9/378; İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 13/29; Muhammed b. AbdilBaki ez-Zürkani, Şerhu’z-Zürkani ala Muvattai’l-İmam Malik, 4/361.

[11] Nuruddin el-Heysemi, Buyetü’l-Bahis an Zevaid-i Müsnedi’l-Haris, 2/913, Hadis no: 998.

[12] Bakara suresinin 156. ayet-i kerimesinin bir bölümü olan ve “Biz Allah’a aitiz ve O’na döneceğiz” mealindeki “إنا لله وإنا إليه راجعون” ayet-i kermesi.

[13] Sahihü’l-Buhari, Hadis no: 2661, 4141 ve 4750; Sahih-i Müslim, Hadis no: 56 (2770).

[14] Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 4102.

[15] Sahihü’l-Buhari, Hadis no: 4758, Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 4100.

[16] Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 4101; İbn Kesir, Tefsiru’l-Kurani’l-Azim, Daru Taybe, Riyad, 6/482; Süyuti, ed-Dürrü’l-Mensur, 12/141.

Dursun Ali Yılmaz / DİRAYET DERGİSİ

Gelecek Zaferlerin Yegane Vesilesi: Sünneti Seniyye

   Ümmet olarak büyük buhranlar yaşıyoruz. Belki tarihimizin hiç bir diliminde görülmemiş bir zillet, hiç bir bölümünde müşahede edilmemiş kadar büyük bir zafiyet ve savrulmuşlık bizimkisi. Bu keşmekeşten çıkabilmemiz için de herkes bir şeyi gösteriyor çare olarak ve herkes azâb-ı elim içinde kıvranan müslümanlara kendince metodlar üretiyor kurtulması adına.

   Ne varki bunca çözüm önerisine rağmen ne dertlerimizde bir azalma oluyor ne de mevcut durumumuzda bir değişme ve ferahlama. Elimize uzatılan bunca kurtuluş reçetesi, sahil-i selâmete çıkma adına bizlere sunulan çözüm önerileri efkârımıza efkâr katmaktan başka bir işe yaramıyor ne yazık ki. Hepimizin zihninde aynı sorular ve hepimizin dilinde aynı arayışlar: “Ne olacak bu işin sonu böyle ve nasıl kurtulacak İslâm âlemi?”

   Bu soruların cevabını Allah ve Resulü’ne sormalıyız müslümanlar olarak. Zira içine düştüğümüz çekişme ve müşküllerin bu yolla hallü âsân olabileceğini haber veriyor bize Kur’ân-ı Mübîn. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’de kendisinin vefatından sonra ümmetin bir çok tefrika ve ihtilaflarla karşılaşacağını ve budurumlarda yapılması gereken şeyin kendisinin ve hülefâ-i Râşidîn’in sünnetine sarılmak olduğunu haber vermiştir. İlgili rivayet şöyledir:

   Sahabe’den İrbâz b. Sâriye naklediyor: Peygamber Efendimiz bir gün bize namaz kıldırdı. Namazdan sonra bize dönüp gözlerin yaşardığı, kalblerin ürperdiği tesirli, belîğ bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra bir zât kalkıp: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sanki bu, vedâ eden bir şahsın konuşması gibi! Bize neyi tavsiye ve vasiyyet edersiniz” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

   “Size Allah’tan korkmayı (takvâyı) ve başınızdaki idareci Habeşli bir köle de olsa itaat etmenizi tavsiye ve vasiyyet ediyorum. Benden sonra hayatta kalanlarınız bir çok ihtilâflar görecek. O zaman benim Sünnetime ve hidâyet üzere olan Râşid halifelerin (Hulefâ-i Râşidîn’in) Sünnetine sarılın. Aman ha bu esaslara sıkı sıkıya, iyice yapışın. Dinde aslı esası olmayan sonradan çıkma islerden sakının! Bu şekilde sonradan ortaya atılan her şey bid’attır. Her bid’at ise sapıklıktır”[1]

[Sünnet-i Süniyye Nuh’un Gemisidir]

   Ehl-i beytinin meselinin Nuh’un gemisi misali olduğunu ve o gemiye binenlerin kurtarıp binmeyip geri kalanların boğulacağını ifade buyurur[2] Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) . Bu bağlamda İmam Malik (Rahimehullah) de sünnetin Nuh’un gemisi olduğunu ifade eder. [3] Geçmiş ümmetlere taş çıkartacak seviyede ahlaksızlık ve günah bataklığına batmış dört bir yanı masiyet duvarlarıyla örülmüş bir manevi felaket tufanında sığınabileceğimiz yegâne gemidir Sünnet-i seniyye. Bu yüzden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) göreceğimiz ihitlaflarda, sapmalarda ve bozulmalarda her zaman sünnet pusulasını takip etmemizi tavsiye buyurmuş ve kitap-sünnet istikametinden şaşmamamızı emir buyurmuştur.

Yapılacak olan iş bellidir; hakla batılın birbirine karıştırılıp Allah (azze ve celle) ’ın indirmediği bir din ihdas etme projesinin kol gezdiği bir toplumda bin dört yüz sene öncesinden günümüze parıldayan mişkât-ı nübuvvete sarılmak. Sis bulutlarının kesafetiyle hakkın çehresinin bulandırılmaya çalışıldığı günümüzde buna mecbur ve medyûnuz. Her türlü olumsuz şart ve koşullar karşısında yılmadan mücadele vermeli ve sahabenin sünnet anlayışını, müçtehit imamlarımızın o pak yolunu asrımıza taşımalıyız.

Bu usulden başka bir usül denemek veya sünnet-i seniyyeye muhalif yeni metodlar geliştirmenin derdimize deva olacağını sanmak, Nuh (aleyhisselam) ’un maddi tufan altında kalmaması için gemiye çağırdığı oğlunun şu cevabına benzer: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” [4] Kendince bulduğu bu çare tufan altında kalmasını engelleyememişti onun. Bu gün yaşadığımız buhranlardan kurtulabilmek için yapmamız gereken şey de Nuh (aleyhisselam)’un çağrısı olmalıdır. Manevi tufandan kurtulabilmek için Nuh (aleyhisselam)’un gemisi misali olan sünnet-i seniyyeye çağırmalıyız insanları. Bu davete icabet etmeyip hevadan uydurulan metodların tıpkı Nuh (aleyhisselam)’un oğlunun çaresine benzeyeceğini ve bunların filhakika helâka götüren etkenler olduğunu anlatmalıyız onlara.

[Allah’a Kendimizi Sevdirmeden Olmaz]

Âlem-i İslam adına bir muzafferiyetten bahs etmemiz kullar olarak Cenab-ı Hakk’a kendimizi sevdirmemizden geçer. Zira Allah (azze ve celle) kendileri vesilesiyle o yüce dinini aziz kılacağını haber verdiği kişiler Allah (azze ve celle)’ı seven ve Allah (azze ve celle) ’ın da kendilerini sevdiği kişilerdir. Şöyle buyuruyor Cenâb-ı Hak: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi geniştir.“ [5]

   Âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın övgüyle bahsettiği ve Allah (azze ve celle)’ın i’lâyi kelimetullah için kendilerini beşeri planda vasıta kıldığı bu topluluğun baş özelliği “Allah(azze ve celle)’ı seviyor olmaları ve Allah’ın da onları seviyor olmasıdır. Öyle ya, insan olarak bizler dahi sevmediğimiz kişiler ile iş yapmak şöyle dursun onlarla karşılaşmak veya aynı ortamda bile bulunmak istemeyiz. Cenab-ı Hak sevmediği kulları bir işe vesile kılmaya mecbur mudur hâşâ? Elbetteki değil. Zaten bu ayet-i kerimeyle de bize sevdiği kulları büyük işlerde kullanacağını haber vermiyor mu? Şu halde biz kullarına düşen baş vazife Allah (azze ve celle) ’a kendimizi sevdirmek olmalıdır?Zira bütün muvaffakiyet ve muzafferiyetlerin anahtarıdır bu?

Bu mahalde zihinlerimizde canlanan soru şu olmalıdır: Peki, Allah (azze ve celle)’a kendimizi sevdirmenin yolu nedir? Cenab-ı Hak bizi nasıl sevecek?

[Allah (azze ve celle)’ın Sevgisini Kazanmanın Yolu]

Allah (azze ve celle)’ın yardımının pürmelal bir hal içerisinde kıvranan ümmet-i Muhammed’e gelmesinin ve bizim yeniden dünyaya adaleti getiren, zulme dur diyen bir millet halini almamızın Allah (azze ve celle)’ın bizi sevmesine bağlı olduğunu ifade ettik geride. Cenab-ı Hakk’ın bizi nasıl seveceği de belirtilmiş Kur’an-ı Kerim’de. Şöyle buyurur Cenab-ı Hak: “(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” [6]

Allah (azze ve celle)’ı sevmenin bir bedelinin olduğu ve bunu sadece söylemle dillendirmenin yeterli olmadığının belirtildiği bu ayette Allah (azze ve celle)’ı sevmenin Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a ne kadar ittiba ettiğimizde doğrudan ilintili olduğu da ifade buyruluyor. Diğer bir deyişle; Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a ittibamız ölçüsünde Allah sevgisi taşıyoruz sinemizde. Bu işin birinci merhalesi. İkinci merhale ise Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a ittibamız karşılığında Allah (azze ve celle)’ın bizi sevmesi. Olmazların bir anda oluvermesi ve imkansız gibi görünenlerin suhûletle varlık sahasına çıkması da ikinci merhaleyle yani Cenab-ı Hakk’ın bizi sevmesiyle başlayacaktır.

[Üzerimize Çöken Zillet Ve Hal Çaremiz]

Kan gölüne dönmüş bir İslam alemi ve tepeden tırnağa zillet elbisesi giymiş müslüman toplumları müşahedeye alıştı artık gözlerimiz. Nerede ezilen, ırzına geçilen, evi barkı tahrib edilen, öldürülen biri varsa müslüman olduğu bir süreçte öncelikli olarak yapmamız gereken şey; hastalığımızın menşei ve sebebini teşhis etmektir. Bataklıktan gelen sinekleri imha ile meşgul olmaktansa bataklığı kurutma yönünde önlemler almak diğer bir söylemle.

Bu bağlamda “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez” [7] şeklindeki ilâhî hitap müslüman olarak bizlerin daima nefsimizle hesaplaşma içinde olmamız ve mevcut durumlarla ilgili sürekli iç muhasebe yapmamızı tavsiye ediyor bizlere. Bu muhasebeyi yaparken de “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir” [8] hakikatini merkeze alarak hall-i müşkil yapmamız gerektiğini tembihler. Kur’anî Hakim’in teşhisi budur: Bütün bu felâketler kendi ellerimizle işlediklerimizden ötürü geliyor başımıza.

[Yozlaşma Yolunda Hızlı Adımlar]

Zira eskiye nispetle düşündüğümüzde gittikçe bozulan ve yozlaşan bir toplum görüyorsunuz.

Zındıklığa “Kur’an müslümanlığı”, Haramzâdeliğe “milyonerlik”, İffetsizliğe “hürriyet”, Zinaya “yasak aşk”, namussuzluğa “cesur poz”, haram birlikteliğe “kız arkadaşlığı”, faize “kredi”, çıkarcılığa ve sahtekarlığa “müdârât”denildiği bir toplum. Kavram karmaşası yaşayan, yalanı tasdik doğruyu tekzip eden zihni bulanık bir toplum.

Üstündekilerden çok altındakiler tarafından muhafaza edildiğine inandığımız şu topraklarda fuhuş albümü gazeteler, dergiler, bültenler neşr edilir oldu artık.

Kimi yerde yetmiş, kimi yerde yetmiş binlerle namus uğruna feda olunan canların bedeli, bu toprakların insanlarındaki haya, edep, ar, namus duygularını hortumlayarak medeniyet müflisi bir nesil inşâ eden medya baronlarının “kadın pazarı” na çevirdiği kanal (izasyon)larla ödeniyor şimdi.

Üzerinde yürümeye zorlandıkları yırtık çarıklarıyla canını Allah’a satan şehitlerimizin fedailiğine “haram- helal ver Allah’ım” mantığıyla adeta paraya tapan dünyaperestlerin “faiz bataklığına çevirdikleri”şu toplumla mı teşekkür edeceğiz?

Hayatlarını “süper”, “hiper”, “mega” ,“ultra” lüks seviyelerine çıkarabilmek için “haram” kavramını unutmuş modern “harâmzâdeler” halini alan bir toplum olarak daha nasıl bir vaziyette olmayı bekliyor olabiliriz ki?

[Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Gözüyle Halimize Bakınca…]

Bütün bu yozlaşmışlıklar ve masiyet günahlarına batmışlıklarımıza rağmen yapmamız gereken şey hastalığımızın teşhisini ve tedavisini Allah (azze ve celle) ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘ne müracaat ederek yapmak olmalıdır dedik. Ve genel hattıyla baktığımızda bu teşhisin “kendi ellerimizle ettiklerimiz” şeklinde netice verdiğini gördük ayet-i celilenin diliyle. Bu teşhisi Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bir hadisi şerifiyle şerh edelim şimdi de. Şöyle buyuruyor Fahr-i Kâinât:

« لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُسَلِّطَنَّ اللَّهُ عَلَيْكُمْ شِرَارَكُمْ فَيَدْعُو خِيَارُكُمْ فَلَا يُسْتَجَابُ لَهُمْ »

“Ya iyiliği emreder kötülükten nehy edersiniz ya da Allah sizin başınıza şerlilerinizi musallat kılar ve en hayırlılarınız dua eder de onlara icabet olunmaz.” [9]

Esasında, yukarıda bir kısmını sıraladığımız müslüman toplumlardaki yaygın münkerât ve bu münkerât karşısında müslümanların birbirlerini uyarmaması hatta uyarma şöyle dursun bu münkerâtın haram kapsamından çıkarılıp neredeyse helal kabul edilmesi şeklindeki vaziyetimize sadece bu hadis okunsa yeter teşhis olarak. Zira hadis-i şerifte Efendimiz  emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin kalktığı günümüz müslüman toplumları gibi toplumlara cezayı bizzat Allah ’ın göndereceğini haber veriyor. Hadisin devamının fehvasınca vaziyet öyle bir şekil alıyor ki o toplumda bulunan hayırlı insanların duaları dahi kabul edilmiyor gelen belanın kalkması için.

Bu günkü ezilişimiz, itilip kakılışımızın filhakika sebebi budur. Hâdiseye evvelâ buradan bakmadıkça yapılacak tüm yorumlar, siyâsî, ictimâî, stratejik ve sair boyutlarla ilgili tahliller beyhudedir. Zira kökten tedavi edilmesi gereken bir hastalığın teferruatıyla uğraşmak ilgili hastalığın ilerlemesine yardımcı olmak anlamına geldiği gibi hastanın peyderpey yok olmasına vesile olmak anlamını da taşır. Şu halde, bu gün üzerimizde taşıdığımız bu zillet belasının yegane sebebini bize “işlediğimiz günahlar, dünyaya meyl edişimiz ve emr-i bi’lma’rufu terk edişimiz” şeklinde teşhis edip veren Allah ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne kulak vermekten başka çaremiz yok.

[Kurtuluşa Giden Yol ve Netice]

Günahlarımızdan ötürü Cenab-ı Hakk’ın düşman istilası ve tasallutuyla bizi cezalandırdığı bir hakikat. “Müminlere yardım etmek bizim üzerimize bir hak olmuştur” [10], “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz” [11], “Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz” [12] gibi âyet-i celîlelerin henüz tezâhür etmediği de ayrı bir hakikat. Bu hakikatlerin tezahür edişi nasıl kaçınılmazsa bizim de bu cezalardan kurtuluş reçetesi mesabesinde olan hakikatlere sarılmamız kaçınılmazdır.

Resulüllah’ın içimizde olduğunu bildiriyor Kur’an-ı Kerim. Ve “bunu böyle bilin” diyor. Bunu ihbari olarak zikreden Cenab-ı Hak bu ayetle bizlere bunun böyle olması gerektiğini ve Resulüllah’ın her daim içimizde yani şahsımızda, ailemizde, mahallemizde, işimizde, sosyal hayatımızda kısacası hayatımızn bütün şubelerinde yaşaması gerektiğini ifade buyurur bizlere. Zira bunun uygulanmaması –günümüzde olduğu gibi- buhranlar yaşamamıza sebep olacak uygulanması ise dünya ve ukbamızın necatına vesile olacaktır. Kurtuluşumuzun Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ı içimizde yaşatmaya bağlı olması “peki bu nasıl olacak?” sorusunu canlandırıyor zihinlerimizde tabii olarak.

Bunun da cevabını Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ’den dinleyelim:
«من أحيا سُنَّتِي فقد أحْياني ، ومن أحياني كان مَعي في الجنة»
“Kim benim sünnetimi ihyâ ederse (diriltirse) beni diriltmiştir. Kim de beni diriltirse Cennet’te benle beraber olur.” [13]
Hadiste Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini nasıl içimizde yaşatacağımızı, diri tutacağımızı ifade sadedinde “sünnetini ihyâ etmemizi” tavsiye buyuruyor bizlere. “Sünneti ihyâ ederseniz beni ihya edersiniz” buyuruyor. Peki, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i ihya etmemiz, içimizde yaşıyor kılmamız neyi kazandıracak bizlere? Bu ameliyenin kurtuluşumuza nasıl vesile olacağını da şu ayet-i kerimeden dinleyelim:

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللَّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir [14]

Akıllıya bir işâretin yeteceğini bilenler için daha ziyade kelam etmenin “itnab” olacağı düşüncesiyle bu kadarıyla iktifâ edelim.

Measselame…

ÖMER FARUK KORKMAZ
——————————————-
[1] Ebu Dâvud, “Kitâbu’s-Sünne”, No: 4607, Tirmizi, “İlim”, No: 2676, İbn Mâce, “Mukaddime”, No: 42, İbn Hibbân, Sahih, “Mukaddime”, No: 5, Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXVIII/373, No: 17144
[2] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, No: 3478, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 2636, Hâkim, el-Müstedrek, No: 3312, el-Bezzâr, Müsned, No: 3900, Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, No: 14978
[3] İbn Asâkir, Tarîhu Dımeşk, XIV/9, Hatib el-Bağdâdî, Târihu Bağdâd, VII/347
[4] Hûd, 43
[5] Mâide, 54
[6] Âl-i İmrân, 31
[7] Mâide, 105
[8] Şûrâ, 30
[9] Bezzâr, Müsned, No: 188, Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, VII/526, No: 12134
[10] Rûm, 47
[11] Ğâfir, 51
[12] Âl-i İmrân, 139
[13] Celaleddin es-Suyûtî, Câmi’u’l-Ehâdîs, No: 25836 Tirmizi, hasen ğarib olarak…
[14] Enfâl, 33

Kul hakları ahirette nasıl ödenecek?

   Allah muhafaza buyursun, şayet dikkat etmez isek ahirette batıp da çıkamayacağımız en tehlikeli nokta. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Ümmetimden müflis odur ki, kıyamet günü namaz ve zekâtla gelir Ama, bu arada sövdüğü şu kimse, dövdüğü bir başka kimse dahi gelir Bunun üzerine kendisinin hasenatından şuna verilir, buna verilir Üzerinde haklar bitmeden kendi hasenatı tükenirse, o zaman onların hatalarından alınır kendisine yüklenir Daha sonra (bu günahların cezasını çekmek üzere) cehenneme atılır” (Müslim)

   İnsanların ve özellikle çocukların dikkatini çekecek şekilde bir video hazırladık.

Ruh Çağırma Diye birşey var mıdır?

   Günümüzde, özelikle sosyete denilen tabaka arasında yaygın olan ruh çağırma olayı da bir nevi modern kâhinliktir. Birçok tecrübeler, medyumların madde ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir. Ancak bunun ruh olduğu ve söylediğinin gerçeğe uygunluğu sabit değildir.

   Elmalı’lı merhûmun ifadesiyle «bunların büyük ruhları ve şahsiyetleri çağırıp getirme iddâaları yalan olduğunda şüphe yok ise de habis ruhları ve sefil şahsiyetleri afsunlayıp topladıkları ve bu suretle yüce ruhlara zarar vermeye çalıştıkları muhakkaktır. (Hâk Dini Kur’ân Dili, C. VIII, s. 6365)

   Spirtualizm konusunda yazanların ciddileri arasında bulunan İ.B. Kuday ve A.S. Akay, ruh çağırma işinin başarısını uzun uzadıya isbata çalıştıktan sonra «Bugün tecrübî psikoloji laboratuarları bu meselelerin daha henüz karanlık kalmış noktalarını aydınlatmakla meşguldürler… Ruhlarla muhaberede bulunduklarını söyleyen medyumların bir çok iddiâları, yukarıda saydığımız mihanikiyetlere göre yanlış ve hatalı olabilir…» (Spirtualizm, İst. 1949, s. 133.) diyorlar.

Bu iki nakil yukarıdaki hükmümüzü teyid etmektedir.
Şu halde:
a) Gelenin ruh olduğu belli değildir; cin olması ihtimali daha kuvvetlidir. (Cin çağırma işi cemiyetimizde öteden beri bilinmekte idi, şimdikiler bunu biraz daha modernize ederek adına «ruh çağırma» dediler.)
b) Gelen varlığın veya hayâlin verdiği haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile karışıktır.
Dinimiz ruh ve diğer madde ötesi varlıklar üzerine ilmî araştırma yapmayı engellemez, aksine teşvik eder. (ez-Zâriyât: 51/21) Ancak maddî manevî menfaat sağlamak gayesiyle ve İslâm inancına uymayan telakkiler, anlayışlar içinde bu işlerle uğraşmayı ve mesnedsiz iddialara inanmayı meneder.

Sünnet ve Nafileler İmanın Kalkanıdır

İmanı merkezde yanan bir ateş gibi düşünün
Farzlar imanı koruyan bir surdur.
Farzları vacipler
Vacipleri sünnetler
Sünnetleri nafile ve müstehaplar korur.
Kişi nafile ve müstehaplara özen gösterirse
sünnet ve farzları daha çok önemser.
Müstehap ve nafilelere önem vermeyen kişi sünnet ve farzlarda zaafa düşer.
Sünnet ve Farzlar gözünde normalleşir.
Mesela ikindi namazının sünnetini kılmamakta bir sakınca görmez. İçi sıkılmaz, daralmaz.
Hatta belli zamanlarda farzı da terketmek kolay gelir.

Farzlar da terkedildiği zaman iman ateşi pırpır eder ve tehlikeye girer…